En Hüzünlü Eylül | Osman Balcıgil

Konumuz Kitap
0
Bazı kitaplar vardır; sayfaları her çevirdiğinizde sizi araştırmaya iten, her bir karaktere olan sevginizi git gide artıran ama bütün büyüyü bozacak o düğümün çözülmesine ramak kaldığını bile bile her bölümü temkinle okutturan... İşte Osman Balcıgil'in En Hüzünlü Eylül romanı da işte böyle bir kitap.

Konusu, kurgusu, karakterleri ve daha nicesi... 2026 yılının favori kitabını şimdiden seçmiş olabilirim, haberiniz olsun.

Detaylara geçmeden önce aramızda daha önce Osman Balcıgil'in En Hüzünlü Eylül romanını okuyanlar varsa aşağıdaki yorumlar bölümünden kitaba dair görüşlerinizi bizlerle paylaşmayı unutmayın. Yorumlarınızı dört gözle bekliyorum.

En Hüzünlü Eylül Romanının Konusu

Osman Balcıgil'in En Hüzünlü Eylül romanı, maalesef ülkemiz açısından bir kare leke olan 6/7 Eylül OlaylarıSuzan ve Yorgo'nun hikayesiyle döneme tanıklık ediyoruz.


1950, 1955 (ki 6/7 Eylül Olayları'nın yaşandığı yıl) ve 1960 yıllarında geçen En Hüzünlü Eylül romanında çoğunluğu Büyükada'da geçen roman biri Müslüman diğeri gayrimüslim (Rum kökenli) olan iki ailenin hikayesi anlatılıyor.

Kitabın anlatıcısı olan Suzan, İstanbul Üniversitesini kazanmasıyla daha bir yıl önce İstanbul Üniversitesinde tarih bölümünü kazanan Yorgo ile birlikte kayıt yaptırmasıyla başlıyor. 1950 yılların başlangıcından 1954 yılına kadar ikilinin üniversite hayatları, aileleriyle birlikte geçirdikleri İstanbul-Büyükada zamanlarını okurken bir yandan da döneme damgasını vuran siyasi ve toplumsal olaylar da ele alınıyor.

Çocukluktan beri birlikte vakit geçiren Suzan, Yorgo ve Yorgo'nun kardeşi Lena, 1950-1954 yılları arasında gerçekleştirmek istedikleri hedefleri bir bir gerçekleştirmeye başlıyorlar. Suzan okulu birincilikle bitirip dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay'ın yanında stajyer asistan olarak çalışmaya; Yorgo, yüksek lisansını yaparken hep hayali olan öğretmenlik mesleğini Zoğrafyan Lisesinde yapmaya başlıyor. Lena'da canını dişine takıp çok istediği Paris Üniversitesinden kabul alıyor. Ama takvimler 1955 yılının Eylül ayını gösterdiğinde ise geri döndürülemez olaylar patlak veriyor.

Ustaca Kurgulanmış Bir Dönem Romanı | Siyasetin Kirli Oyunları

Konusunda da bahsettiğim gibi 1950-1955-1960 yılları arasında gerçekleşen olaylar silsilesi o kadar güzel kurgulanmış ki. Bir yandan tarihi olayların akışında geçen bir dönemi tanımaya çalışırken bir yandan da karakterlerin gelişimlerine özellikle de onların bu dönemde yaşadıkları ve düşündüklerine tanıklık etmek bir okur olarak beni çok tatmin etti.

Her günün sonunda Suzan, Yorgo ve Sezai Bey'in vapurda buluşması ve gazetelerde yazan olaylar hakkında fikirlerini paylaşması romanda en çok beğendiğim kısımlardan birisiydi. Her gün iş için Büyükada-İstanbul arası yolculuk yapan bu üçlüyü okumak, Suzan'ın valilikte başından geçen olayları onlara aktarmasıyla özellikle de Yorgo'nun ve Sezai Bey'in düşünceleri sizi uzun uzun düşündürüyor. Aslında bakılacak olursa roman uzun bir dönemi içerisinde barındırmasına rağmen asla sürükleyiciliğini elden bırakmıyor.


İsmet İnönü döneminde 1 Kasım 1942 yılında uygulanan Varlık Vergisi (gayrimüslimleri çok etkileyen bir vergi), 2 Mayıs 1954 tarihinde gerçekleşen seçimlerle yükselişe geçen Demokrat Parti'yle birlikte ülkenin nasıl 1955 Eylül Olayları'na doğru sürüklendiğini; o dönemde yaşanan Kıbrıs sorununu, gayrimüslimlerin durumu derken Kıbrıs Türk'tür Cemiyetinin temellerinin nasıl atıldığına şahit oluyoruz.

Açıkçası bu romanı okumadan önce 6/7 Eylül Olayları'nı bu kadar inceden inceye bilmiyordum. Roman dönemin siyası yapısını, yaşam koşullarını, gayrimüslimlerin yaşadıkları olaylar hakkında bilgi sahibi olmamı sağladı. Bu açıdan dikte etmeyen ama sizi merak içinde bırakarak araştırmaya iten romanları çok seviyorum. En Hüzünlü Eylül romanı da hem Türkiye açısından bir kare leke olan 1955 yılının Eylül ayında yaşanan olayları araştırmaya itiyor. Dönem romanlarını okumayı seviyorsanız bu romanı kesinlikle seveceksiniz.

Aynı Sofrada, Aynı Kalpte: Eski Türk Aile Dizileri Gibi

Konusu, kurgusu demişken karakterlere değinmemek olmaz. Zira romanı bu kadar sevdiren bir diğer nokta da iki ailenin sevgi içinde, barış içinde yaşamalarıydı. Farklı kültürlere farklı dini inanışlara sahip olsalar da aynı sofrada buluşmaları; birbirlerine ne zaman olursa olsun yardım etmeleri okurken bana eski Türk aile dizilerini hatırlattı.

Suzan'ın babası Sezai Bey, annesi Leman Hanım; Yorgo'nun babası Hristo Bey, annesi Kalyopi Hanım ve Yorgo'nun kardeşi Lena. Her bir karakter o kadar güzel ki. Özellikle de Büyükada'da geçen günlerde iki ailenin birlikte vakit geçirmesi, birbirlerinin özel günlerini ve bayramlarını kutlamaları, özellikle de ne olursa olsun her daim birbirlerine destek olmaları o sıcacık aile hissini okurken fazlasıyla hissediyorsunuz.

Ayrıca özellikle de Suzan'ın Yorgo ve Lena için "Canımın içi" diye seslenmesi o kadar güzeldi ki... Bilmiyorum, Suzan'ın Yorgo'ya olan aşkı, Yorgo'nun da utangaç halleri, hep birlikte Büyükada'da büyümeleri klasik bir romandan yer alan karakterlerden çok ötesinde olan karakterlerdi benim için.

Çarpıcı Bir Son Söz ile Veda | Geçmişiyle Yüzleşememiş Bir Toplum

Sonuyla beni yerden yerden vuran bir romandı. Bir sonraki vurgunu da yazarın "Son Söz" olarak yazdığı bölümde yaşadım. Yazarın çok haklı bir isyanı var ve bu isyanı da kesinlikle haklı olduğunu düşünüyorum. O yüzden son söz bölümünü sizlerle de paylaşmak istedim.


Ülkemizde özellikle de adalet konusunda sınıfta kaldığı davalardan birisi de maalesef Yassıada Mahkemeleri'nde geçen 6/7 Eylül Olayları'na dair yargılamalarda yaşanıyor. Yargılama sürecinde yüksek yargıçların o korkunç olayların arkasında yatan asıl nedenin ne olduğunu gayet iyi anlamaları ve tam da bu sebepten dolayı buzdağının görülen kısmıyla (suçlunun komünistler olduğu yalanı) yetinmeleri:

1978 yılında Maraş'ta yüz yirmi, 1980'de Çorum'da elli yedi Alevi yurttaşın ölümüyle gerçekleşen mezhep temelli saldırılar; ardından 1993 yılında Sivas Madımak Oteli'nde otuz üç Alevi aydınının yakılması yazar açısından 6/7 Eylül Olayları'yla tam anlamıyla hesaplaşılmamış olmasından kaynaklandığını dile getiriyor.

Yani kısaca söz etmek gerekirse verilmeyen emsal cezalar, diğer yüz kızartıcı olayların yaşanmasının önünü açıyor.

Yazar Osman Balcıgil, romanına "Söyledim ve ruhumu kurtardım!" diye başlıyor. Ben de bir okur olarak bu roman için "Okudum ve hayran kaldım!" diyebilirim. Dönem romanlarını okumayı seviyorsanız kesinlikle Osman Balcıgil'in En Hüzünlü Eylül romanını okuyun. Balcıgil'in diğer romanlarını da okumak için sabırsızlanıyorum.

Peki siz Osman Balcıgil'in En Hüzünlü Eylül romanını okumuş muydunuz? Okuduysanız romanı nasıl buldunuz? Dönem romanlarını okumayı sever misiniz? Yorumlarda buluşalım!

"Hükümet" ile "Devlet" kavramlarının iç içe geçtiği bazı önemli durumlarda, hükümetlerin hataları ve ayıpları "ulusal çıkarlar sarsılmasın" ya da "ulusal onur zedelenmesin" diye görmezden gelinir, hatta saklanır. Böyle olunca, badirelerin hazırlanmasına yol açanlar veya kandırılarak içinde yer alanlar cezasız kalır. Olup biteni layıkıyla anlamamış toplumlar geçmişleriyle yüzleşememiş, gereken dersi almamış olur.


Söyledim ve ruhumu kurtardım baba.


Türkiye'nin toplumsal tarihinde yerini nasıl alacağını o gün tahmin edemesem de en azından kişisel tarihime, hayatımın en kötü iki gecesi olarak kazınacaktı 6/7 Eylül.


Acı kendisini, en çok da yalnız kaldığında hissettiriyor olmalı.


Kim, kiminle, neden savaşmıştı?


Saatlerce "Bravo yavrum!" diye sırtı sıvazlanan güruh, kendisine "Yeter artık bu kadar!" dendiğinde söyleneni de söyleyeni de ciddiye almayacaktı.


Toplumlar ne yapacaklarına düşünerek karar veremezler Suzan. Yöneticiler onların yerine düşünürler. Sokaktaki insandan beklenen, seçtiği yöneticilerin arkasında durmasıdır o kadar.


Kötü kötüdür. İyi iyidir. Öyle değil mi? Bizde değil. Benden olan iyidir, geri kalan herkes kötüdür.


Bu topraklarda genç insanlar, kendilerinden önce işi berbat etmiş büyüklerinin pisliklerini temizlemek için daha gözlerini açar açmaz bataklığa dalıyorlar.


Genlerimizde vardı bütün kabahati karşımızdakilere atmak. Bizden öncekilerin bize devrettiklerini, en büyük kötülüklerin seleflerimizden kaynaklandığını temcit pilavı gibi tekrarlar, sonra da onların kaldığı yerden aynen onların metotlarıyla çalışmaya devam ederdik.


Biz buyuz işte. Havasından mı suyundan mı bilmem, daha iyisini yapmak yerine bizden öncekilerin bizden daha kötü olduğunu tekrarlayıp dururuz.


Kendi vatanında, kendine ait bayrağın altında, özgür yaşayan bir ulusun çocukları olarak yaşamak hafife alınacak bir durum da duygu da değildi kuşkusuz. Bayrağımızı gördüğümüz zaman gözlerimizin yaşarmasının, İstiklal Marşı'mızı okurken duygulanıyor olmamızın ardında zamanında yaşanmış çok ama çok büyük dramlar ve sonunda elde edilen daha da büyük bir zafer vardı.


Devlet ve hükümet iki ayrı mekanizma. Hükümet, seçili olduğu süre zarfında ve yasalar çerçevesinde devlette hükmü geçen siyasi parti demek. Tersinden söyleyecek olursak, devlet hükümetlere oyuncak edilmeyecek, devamlılığı olması gereken bir müessese.


6/7 Eylül'ün hemen ertesinde, zaman içinde olağan şüpheliler haline getirilmiş memleketin bir avuç aydını tutuklanmış, onlar Harbiye'nin zindanlarına doldurulurken pogrumu tezgahlayan ve uygulayanlar ellerindeki kanı temizlesinler, dolaplarındaki evrakı yok etsinler diye evlerine gönderilmişlerdi.


Söylenenlere değil, arkalarında ne yattığına bakın.


Meseleleri çözülmemiş bir ülkede yaşıyoruz. Her kuşak üstesinden gelemediği ya da gelmek istemediği konuları kendinden sonraki kuşağa havale ediyor. Çocuklarımız dünyaya gözlerini, bizim halledemediğimiz tartışmalı konularla açıyor.


Bizim insanlarımız kadar çok politika konuşan başka bir toplum var mıdır, bilmiyorum.


Din, kuşkusuz inanmakla ilgili ve sadece inananla inanılan arasında kalması gereken bir kurumdu. Üzerine tartışmak kırgınlıktan, kızgınlıktan, yıkımdan başka hiçbir işe yaramazdı.


Bir insan, içinde yaşadığı toplumu bu kadar ağır bir biçimde eleştirebilir miydi? Eleştirebiliyormuş demek ki! (Gustave Flaubert'in Madam Bovary romanı için)


Bağnazlığı, bağnazlığın bataklığından daha iyi nerede hissedebilirsin?


Ne hikmetse, herkes olup biteni kendi cephesinden anlatıyor. Böyle olunca, tarih politikaya ve çıkarlara alet edilmiş oluyor.



Yorum Gönder

0Yorumlar

Yorum Gönder (0)

#buttons=(Ok, tamamdır) #days=(20)

Sayfamızda daha iyi bir deneyim için çerez politikası uygulanmaktadır. Check Now
Ok, Go it!