24 Temmuz 2021 Cumartesi

Dönüşüm | Franz Kafka

Temmuz 24, 2021 18

Herkese yeniden merhaba! Temmuz ayının beşinci kitabı karşınızda. Güzel ve bir o kadar kısa bir hikayeydi. Klasikler içerisinden en merak ettiğim kitaplardan birisiydi diyebilirim. Temmuz için ilk dünya klasiği Franz Kafka'dan Dönüşüm oldu. Ayrıca Kafka'dan okuduğum ikinci kitap. İlk kitabım Bir Köpeğin Araştırmaları'ydı. Onun yorumu için buraya tıklamanız yeterli. Peki sizlerin Temmuz ayı nasıl geçiyor? Okumalar nasıl, hangi kitapları okuyorsunuz. Yorumlarda belirtirseniz çok memnun olurum. Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Franz Kafka'nın o unutulmaz cümlesi... Dönüşüm denilince akla ilk gelen o cümleden sonra gerçekleşenler peki? Hayatta her insanın kendini Gregor Samsa gibi hissettiği zamanlar olmuştur.

Franz Kafka'nın sembolizmin ve soyut düşüncenin dibine vurduğu bir hikaye diyebiliriz. Orijinal adı "Die Verwandlung" olan Dönüşüm Franz Kafka'nın en çok okunan eseridir. Gregor Samsa adlı karakterle böcek metaforu üzerinden mesaj vermeye çalışır yazar bizlere. Sayfa sayısı az olmasına rağmen içerdiği itibariyle güzel ve bir o kadar anlamlı bir kitaptır. Franz Kafka özellikle de bu eserinde sembolizme geniş bir yer vermiş. Açıklamak gerekirse; sembolizmin amacı aktarılmak istenen düşünce veya duyguyu semboller üzerinden anlatılmasına denilir. Kafka da bizlere bunu bir böceğe dönüşen Gregor Samsa tarafından aktarır. Ayrıca Kitap çoğu eleştirmene göre babasının Kafka'yı edebiyata olan merakından dolayı ailenin böceği olarak suçlaması, aile tarafından reddediliş hikayesini Dönüşüm ile anlatmasına dayanır. Kitaptaki karakterin de kendisi olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca farklı olanın toplum tarafından dışlandığı, hayatta kalmak için toplumsal kalıpları aşmamak gerektiğini de sık sık vurgulamıştır.

Konusu da yukarı değindiğim gibi bir sabah Samsa'nın bir böceğe dönüşmesi ve sonrasında yaşanan olaylar anlatılmaktadır. Özellikle de bu dönüşümden sonra aktardığı o düşünceler, ailenin ona karşı artık eskisi gibi davranmaması, toplumsal kalıpları aşmamak gerektiği, insan kullanıldıktan sonra değeri bilinmemesi gibi pek çok mesaj veriyor diyebiliriz. Sonuçta günümüzde de aynısı değil mi? Açıkçası kitabı okurken hiç de yabancılaşma hissetmedim. Çünkü günümüzde de insanlar öyle. Herkes birbirini kullanıyor ve ne zaman çıkar ilişkisi bitse o aradaki bağ da yok olup gidiyor. Genel olarak baktığımızda Franz Kafka belki bambaşka bir şey anlatmak istiyordur. Çünkü sembolizmin amacı budur. Anlam açıkça verilmez. Okuyucunun yorumuna, hayal dünyasında şekillenir ve vücut bulur. Tabii ki bu eseriyle ilgili de yukarıda da bahsettiğim gibi birçok rivayet vardır. 

Genel olarak en çok mantıklı bulduğum; tarihin ve edebiyatın her zaman içe içe olmasından dolayı o dönemin zorlu şartlarını da anlatıyor olabilir Kafka. Çünkü kendisi bir Yuhudi ve o dönemin sınırları içerisinde olan Prag'da dünyaya gelmiş. Bildiğiniz gibi bir iki kitap öncesinde Auschwitz Kütüphanecisi adlı bir kitabı okumuştum. Orada da baş karakterimiz olan Dita Kraus Prag'da doğup büyümüştü. O dönemde de o bölgede bir Nazi hareketliliği vardı. Hatta Kafka'nın yakın arkadaşı olan Doktor Utitz o vahşi kamptadır. Kitabın o bölümünde diyor ki; ''Ve Doktor Utitz o zamanlar Franz'ın kız kardeşleri Elli ve Valli Kafka'nın bir süre sonra Chelmno'daki toplama kampının gaz odalarında can vereceğini, en küçükleri Ottla'nın da Auschwitz-Birkenau'da Zyklon gazıyla katledileceğini bilemezdi henüz.'' 

Zaten Auschwitz Kütüphanecisi'nde en çok dikkatimi çeken bir söz vardı; ''Aslında Dönüşüm'ün yazarı, olacakları herkesten önce tahmin etmişti: İnsanların bir gece içinde canavar yaratıklara dönüşebileceğini görmüştü.'' Gerçekten de öyle...

Kitabı okuyup bitirdikten sonra uzun uzun düşündüm. Aslında bizler de bu dönüşümün bir parçasıyız. Hayatın ilk gününden son gününe kadar bu dönüşümümüz devam etmekte ve ediyor. Hayata bakış açımız, zevklerimiz, görüşlerimiz, farklılıklarımız, duygularımız... Hep bir dönüşüm içerisinde. Bazılarına göre bu dönüşüm bir hayatın parçası; bazılarına göre bu dönüşüm bir canavar! Bu yorum da yine sizlere bağlı. Kitaptaki dönüşüm bambaşka ve içler acısı. Evin sayılan ve sevilen birisinden küçücük korkulan bir böceğe dönüşmek. Git gide ilgi ve alakanın sizden çekilmesi ve hor görülmeniz. İlk başta kabulleniş sonrasında isyan. Hayat da böyle değil mi? Dönüşüm benim açımdan Franz Kafka'ya ait esrarengiz bir kaçış romanı. Nereye kaçarsan kaç, nereye saklanırsan saklan kurtulamayacağın bir lanet. Öyle ki, dönüşümün nedeninin bile hiç sorgulanmadığı, aynen kabullenildiği bir kaçış. Eski günlerin özlemi, ailenin seni dışlaması ve bir böcekten farksız fakat aynı zamanda bir böcek olarak hayata tutunma çabası...

Peki sizler neler düşünüyorsunuz? Dönüşüm denilince aklınız ilk gelen şey nedir? Siz Gregor Samsa'nın yerinde olsaydınız neler yapardınız? Yorumlarda buluşalım!

Yazdıklarımı okuduğumda çok mu derin mevzulara daldım diye düşündüm açıkçası. Ama bunu nasıl sadeleştireceğimi bulamadım. Çünkü bu klasik eser öyle güçlü öyle dopdolu ki... Bir konudan diğer konu, oradan bambaşka bir konu açılıveriyor. Umarım sizler için de sıkıcı olmamıştır. Kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor.


Bir çıkmazın içerisindeyim, ama bu çıkmazdan kurtulacağım. Fakat zor olan bu durumumu daha da zorlaştırmayın. 


Sürekli değişen hiç süreklilik kazanmayan asla samimileşmeyen insan ilişkileri. Yerin dibine batsın.


Beni üzecek gücü sana verdiğim için kendimden özür dilerim. 


'Erken kalkmak' diye düşündü, insanı bir hayli aptallaştırıyor. İnsan uykusunu iyi almalı. 


Ölmekten müthiş bir şekilde korkuyordu çünkü henüz gerçek anlamda yaşamamıştı. 


Hata yapabilirsin, bu sorun değil. Sorun olan; hata da ısrar etmendir. 


Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. 



22 Temmuz 2021 Perşembe

Diyet - Forsa - Teselli - Kütük - Nakarat | Ömer Seyfettin

Temmuz 22, 2021 10

Herkese yeniden merhaba! Bugün edebiyat alanındaki ününü 1911'de Genç Kalemler dergisinde yayımlanan hikâyeleriyle kazanan, edebiyat uzmanlarınca Türk hikâyeciliğinin Maupassant’ı olan Ömer Seyfettin'in beş güzel hikayesini sizlerle paylaşıyorum. Karbon Kitaplar Ömer Seyfettin'in en çok okunan hikayelerinden seçme yaparak bu kitapta toplamışlar. Bana kalırsa böyle kısa kısa hikayelerin bir kitapta toplanması daha güzel oluyor. Çünkü Ömer Seyfettin'in hikayeleri öz ve kısa. Açıkçası bu hikayelerinin birçoğunu ilkokul çağındayken okutuluyor fakat aralarında okumadığım birkaç hikaye vardı. Bu kitapla da onları da okumuş oldum. Öyleyse geçelim kitabımıza!

Aslında Ömer Seyfettin'i okuma kararım tamamıyla edebiyat öğretmenimin online derste Ömer Seyfettin'i anlatırken onun bir çocuk hikayecisi olmadığını, ilkokul çağlarındaki çocukların Seyfettin'in anlattığı hikayeleri tam olarak algılayamamasından dolayı bir konu açılmıştı. Bu konuya da örnek olarak Diyet adlı hikayesini örnek vermişti öğretmenim. Sonuçta hikayede adam diyetini (borç) ödemek için kolunu kütük ile kesiyor. Şimdi gelin de bu hikayeyi bir ilkokul çocuğuna anlatın. O gün derste bu konuyla ilgili konuşmalardan sonra hikayenin geri kalanını merak ettiğimden hemen sipariş verdim. Okuduğumda da öğretmenimin ne demek istediğini kolayca anlamış oldum. Buradan da duyuru; Ömer Seyfettin bir çocuk yazarı değildir. Bazı hikayeleri ilkokul çocuğuna uygun olabiliri fakat Diyet gibi bir hikaye kesinlikle uygun olmayacaktır. Kitabımızda beş hikaye olduğundan dolayı hepsinden ayrı ayrı bahsetmek istiyorum. Beş hikayenin kısa kısa özetleri ve anlaşılması kolay olsun diye birbirinden ayırdım. Keyifli okumalar!

Diyet
Ömer Seyfettin’in hikâyelerine konu aldığı meçhul kahramanlardan biri de kılıç ustası Koca Ali’dir. Alçakgönüllülük ve fedakârlığın numuneleri olan bu kahramanlar, Müslüman Türk insanının ahlaki tutunuşlarını gösteren örnekler olarak anlatılır. Koca Ali’nin ödediği diyet borcu, bu örnekliğin en çarpıcı olanlarından biridir. Açıkçası Diyet, bir kimseye bağlı kalmanın yakıcı azabını gözler önüne seren ders verici mükemmel bir Ömer Seyfettin hikayesi.

Forsa
Kara Memiş, namı Osmanlı denizcileri arasında yayılmış bir deniz askeridir. Bir gün Malta adası kuşatmasında Kara Memiş esir alınır. Zaman içerisinde Maltalı deniz korsanları tarafından yıllarca gemilerde forsa olarak çalıştırılır ve yaşlanınca korsanlar tarafından adada başı boş bir şekilde bırakılır. Kara Memiş 40 yıl boyunca her zaman Türk denizcilerin geleceğini hayal eder. Rüyasında gelen Türk gemileri yardımıyla içinde bulunduğu tutsaklıktan kurtulduğunu görür. Yine bir gün aynı rüyayı gördüğü sırada rüyası gerçek olur ve Türk gemileri gerçekten gelir. Gelen gemilerin yanına gider ve askerlere kendisini tanıtır. Kendisinin eski Osmanlı Denizcisi Kara Memiş olduğundan bahseder ve askerler bu durumu kaptanlarına iletirler. Kara Memiş kaptanın yanına götürülür ve bu sefer de kendisini kaptana tanıtır. Bunu duyan Turgut kaptan onun esir tutulduğu kırk yıl süresince tüm halkın onu merak ettiğini ve Kara Memiş’in kolundaki izi göstererek kendisinin onun oğlu olduğunu söyler. Kara Memiş kırk yıllık esaretinden  kurtulurken kırk yıl sonra oğluna da kavuşur.

Teselli
Osmanlı kumandanı İskender Paşa, hiç beklemediği bir anda şahın oğlu İsmail Mirza'nın pususuna düşerek savunmakta olduğunu Erçiş ve Ahlat'ı düşmana terk etmek mecburiyetinde kalmıştı. Acımasızlığıyla tanınan İsmail Mirza, Erciş Kalesi'nin kapılarından Şehre girer girmez çoluk çocuk, kadın, ihtiyar hepsini yok etmiş, bir tek canlıya olsun aman vermemişti. İskender Paşa, bu gafletinin ölümle cezalandırılacağını gayet iyi bilmekteydi. Büyük hatasından dolayı hayatının sona ereceğini bekleyen paşa, daha önceki büyük hizmetlerinin karşılığı olarak paşanın kendisine gönderdiği hediyeyi görünce şaşırdı. Sapıyla kını som altından olan kılıcı dualarla öperken, Acem şahına kaybettiği savaşın tesellisini yaşıyordu. Artık bundan böyle bu değerli kılıcı hak uğrunda, hakikat uğrunda sallayacaktı... Çünkü padişahın büyük armağanı, İskender Paşa'nın yegane tesellisiydi.

Kütük
Arslan Bey hayatını Osmanlıların hâkimiyet sahasını genişletmeye adamış cesur ve akıllı bir Türk beyidir. Düşmanlar onunla karşılaşmak istemekte yakınlardaki kaleler her an korkusu ile yaşamaktadır.  Aslan Bey  ordusu ile birlikte yeni topraklar kazanırken onun savaş becerisini ve ordusunun gücünü ve büyüklüğünü  gören düşman ordular onunla karşılaşmak istememektedirler. Arslan Bey, Borsem dağları içindeki Dregley Kalesi'ne gelir ve kaleyi ele geçirmek için askerleri ile birlikte kuşanır. Arslan Bey bu kaleyi  bir kurşun bile atmadan ve kimseyi öldürmeden  ele geçirmek istemektedir ve planını herkesten bir sır gibi saklamaktadır. Arslan Bey ve ordusu kaleyi kuşatmak için kale önüne geldiklerinde tercüman aracılığıyla kaledekilere teslim olmalarını ve buraya elli manda ile getirdiği büyük bir topun olduğunu, iki güllesiyle kaleyi tuz buz edeceğini söyler. Bunu duyan düşmanlar çok korkup  hemen gelip teslim olurlar. Fakat Arslan Bey düşmanları kandırmayı bilmiştir. Çünkü bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış  kocaman bir kütükten başkası değildir. Düşman askerleri bunu öğrenince çok şaşırırlar ve hikayemiz burada biter.

Nakarat
Türk subayımız başından geçen olayları bir deftere not eder. Bu hikaye subayımızın notlarından oluşur. Subayımız çok hayalperest birisidir. Görevini başka bir yerde yapmak için komutanına rica da bulunur. Küçük bir Bulgar köyünde görev alır. Subayımız burada da rahat durmaz. Sıkılganlığı, vurdumduymazlığı, olayları umursamayışı devam eder. Bir zaman sonra bu köyden sıkılmaya başlar. Bu sıkılganlığı en üst seviyeye çıktığı bir gün bir kadın sesi duyar. Sesin sahibini çok merak eder. Kız karşı evde oturan bir Bulgar güzelidir. Subayımız kızı görür görmez aşık olur. Kız da subayımızdan hoşlanmıştır. Kız evin penceresine çıkar ve bağıra bağıra şarkı söyler. Subayımız da kızın söylediği şarkıyı kendi kafasında çevirir. Bu bir aşk şarkısıdır der. Kızla tanıştıktan sonra artık görev yaptığı köy sıkıcı hal almaktan uzaklaşır. Kızı görmeden bir gün bile geçirmek istemez. Önemli görevler haricinde kaldığı yerden çıkmaz ve kızı seyreder. Subayımızın tayini çıkar. Gideceği için çok üzgündür. Sevdiği kızı burada bırakacaktır. Kızın pencereye çıkıp bağıra bağıra söylediği o şarkıyı merak eder ve esnafın birine çeviri yaptırır. Duydukları karşısında şok geçirir. Kızın aşk şarkıları söylediğini zanneden subayımız kızın aslında “İstanbul bizim olacak” dediğini öğrenir. Beyninden vurulur ve kızın aşkı yüzünden aksattığı görevleri düşünür ve çok pişman olur.

Peki aralarından en çok hangi hikayeyi beğendiniz? Ömer Seyfettin'in hikayelerini okumayı seviyor musunuz? Yorumlarda buluşalım!

Hepsi birbirinden güzel hikayelerdi. Dediğim gibi kısa kısa fakat bolca mesaj içeren güzel hikayelerdi. Alıp okumanızı öneririm. Kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

Dünya değişti. Eski günler geçti. Acıma, iyilik, insanlık kalmadı. Herkes keyfinde eğlencesinde kimse kimseyi düşünmez oldu. Bu ne haldir? (Diyet)


Kula kul olmak, şu ölümlü dünyada birisine gönül borcu duymak, acıların en ağırıydı. (Diyet) 


Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? dedi. (Forsa) 


Hayatta o kadar önemsiz olaylar var ki bizde pek derin izler bırakır. Bir "hiç" yıllarca yürüdüğümüz yolu değiştirebilir. (Forsa)


Artık dünyaya dair hiçbir ümidi kalmamıştı. İstediği yalnız bir iman selametiydi. (Teselli) 


Sırf acıma duygusu ile yapılmış bir yardım temiz bir cinayetten başka bir şey değildir. (Kütük) 


O sadece bir ümitsizdi. Ümitsizliği geçince bütün hayatı kuvvetli bir bahar oldu. (Kütük) 



19 Temmuz 2021 Pazartesi

Huzursuzluk | Zülfü Livaneli

Temmuz 19, 2021 16

Merhaba! Temmuz ayı benim için gerçekten çok verimli geçiyor. Huzursuzluk bu ayın üçüncü kitabı oldu. Peki sizler için nasıl geçiyor? Kavurucu sıcaklarda kitap okumak biraz zorlayıcı olsa da bırakmamaya çalışıyorum. Zaten kitaplığıma geçip baktığımda özellikle de okumadığım kitaplar benim gözümüze bakıyor diyebilirim. En basitinden King'in Enstitü kitabını hala okuyamadım. Onun pişmanlığı hala var. Biraz da benim suçum diyebilirim. Çünkü kitap biraz göz korkutuyor. Ama en kısa sürede başlamak istiyorum. Bakalım, ne zaman sizlerle paylaşırım... 

Bu ayın üçüncü kitabı Zülfü Livaneli'den Huzursuzluk oldu. Gerçekten çok güzeldi. Hem dil açısından hem de konusu açısından anlamlı ve sürükleyici bir kitaptı. Açıkçası Livaneli'den okuduğum ilk kitabın Huzursuzluk ile başlaması da çok güzel oldu. Kitabı okuyup bitirdikten sonra ''Keşke daha önce başlasaydım...'' dediğim zaman çok oldu. Tabii ki bu eşsiz kitabı okuduktan sonra Livaneli'nin diğer kitaplarına bir göz attım. Instagram'da kitabı okuduğumu sizlerle paylaştığımda da çok güzel öneriler aldım. Onları da hemen listeye ekledim. Eğer siz de Livaneli'nin kitaplarını okumak fakat hangisinden başlayacağınızı bilmiyorsanız Huzursuzluk ile başlamanızı öneririm. Hem böylelikle yazarın üslubu açısından bir bilginiz oluşur. Öyleyse kitabımızın konusuna geçelim!

Türk edebiyatının tarihi olayları güzel bir şekilde ele alıp romanlara döken yazar Livaneli, Huzursuzluk romanı ile bu kez Orta Doğunun yeni kanayan yarası olan IŞİD zulmüne dikkat çekiyor. İstanbul'un kargaşası içinde sıradan bir yaşam süren İbrahim, çocukluk arkadaşı Hüseyin'in ölüm haberi üzerine doğduğu kadim kent Mardin'e gider. Onun, önce sevdaya sonra ölüme yazılmış, Mardin’de başlayıp Amerika’da sona ermiş hayatını araştırmaya koyulur. Böylece âdeta bir girdabın içine çekilir. Tutkuyla ve hırsla gizemli bir kadının peşine düşmesiyle beraber yolculuğumuz başlar.

1000Kitap üzerinden kitabı okuyanların yorumlarını okurken en çok dikkatimi çeken yorum şuydu; mekan ve karakterler yeterince anlatılmamış. Bana kalırsa Livaneli mekanı özellikle de doğunun o atmosferini çok iyi açıklamış. Zaten kitap sadece Mardin odaklı değil. Doğunun o atmosferinde hem IŞİD zulmünden kaçmaya çalışan mülteciler hem de inançların nasıl yanlış anlaşılıp değerlendirilmesi sonucundaki ortamı anlatıyor. Eğer kitap bu unsurları anlatmamış olsaydı ve sadece Mardin odaklı bir kitap olsaydı tema açısından eksiklik hissedilirdi. Ama genel olarak güzel ve akıcı bir anlatımı vardı. Tek eleştirişim Bana sorarsanız Livaneli'nin en çok dikkat çekmek istediği orta doğunun en insafsız yüzünü, savaşı, yoksulluğu, vatansızlığı, açlığı, ölümü, bir paket sigaraya satılan Ezidi kızlarını, ölümden beter kaçışlarıdır.

Kitaptaki bir diğer beğendiğim yönü ise bazı yanlış ya da batıl inançlara bağnazlıkla tutum sergileyenlerin aslında bir şey bilmemeleriydi. Örneğin kitapta Ezidiler sık sık geçiyor. Yezîdîler ya da Ezîdîler, çoğunlukla Kürtçe konuşan etnodinsel bir topluluğa verilen isimdir. Fakat kitapta geçen ve bölgede o topluluğa bir karşı gelme söz konusu. Ortadoğu'daki batıl inançlar, marullar ve önceki ben ile şimdiki ben arasındaki kimlik değişimi, geçmişe özlem ve benlik arayışı Livaneli'nin bu kitabını zenginleştiren detaylar.

''Harese nedir, bilir misin? Develerin çölde çok sevdiği bir diken var. Deve dikeni yedikçe ağzı kanar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz. Ortadoğu’nun âdeti budur, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.''

Peki siz hangi Livaneli'nin kitaplarını okudunuz? Huzursuzluk ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? Yorumlarda buluşalım!

Kitap içeriği kadar da dış tasarımı da gerçekten çok güzeldi. Özellikle de kapak tasarımını çok beğendim. İçerikle ne alaka diye düşünüyor insan ama kapak çok şey anlatıyor. Kitabın adı ve kapak tasarımı, çölün ortasında hiçbir yere uymayacak merdiven nesnesi, bence çok başarılı. Tam bir huzursuzluğun sembolü diyebilirim. O zaman kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

Bir yer var. İyiliğin ve kötülüğün ötesinde. Seninle orada buluşacağız. (Mevlana)


Şu küçücük dünyada herkes incitilmiş, isimsiz, herkes yanlış yerde. 


Asil insanların en neşeli zamanlarında bile bir hüzün vardır, daha düşük ruhlar ise en sefil zamanında bile neşelidir. 


Ben sadece kendimi tedavi etmek için yazıyorum, insan denilen yaratıkların arasında yaşama gücünü tekrar bulabilmek için. 


Demek ki bazı acıları ölüm bile unutturamıyor, bazı davranışlar ölümden sonra bile bağışlanmıyor... 


Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın artık anne! 


Herkesin bir şemsiyesi var kendini koruyacak, seninse yok, bir an önce şemsiyeni açmaya bak, çünkü bu yağmur hiç dinmeyecek... 


İçimde büyük bir huzursuzluk var, beni yavaş yavaş öldüren bir huzursuzluk... 


İnsanlar bunca acı çekerken İstanbul'da en iyi suşinin nerede yenilebileceğini konuşanlara dayanamıyordum.


Ibn Haldun ne kadar haklıymış diye düşündüm, coğrafya kaderdir derken ne kadar haklıymış.



18 Temmuz 2021 Pazar

Blogger Gazetesi | 27. Sayı

Temmuz 18, 2021 18




Herkese yeniden merhaba! Blogger Gazetesinin 27. sayısı sizlerle! Biraz gecikmeli de olsa sizlerle paylaştım. Bu hafta da diğer haftalar olduğu gibi çok özel bir konuğumuz var. Zeynep Erdun namı diğer ruyakitap öncelikle bu isteğimi geri çevirmeyip kabul ettiği için tekrardan kendisine çok teşekkür ederim.

Her yayında dediğim gibi eğer siz de gazetede yer almak istiyorsanız aşağıdaki yorum bölümünden belirtmeniz yeterlidir. Ama özel bir yazınızı gazetede olmasını istiyorsanız yorum bölümünde yazarsanız sevinirim. Ayrıca bu hafta gazetemizde yer alan Zeynep Erdun'un Instagram sayfasına aşağıdaki linkten kolayca ulaşabilirsiniz. Sayfasını takip etmeyi ve yorum bırakmayı unutmayın. Güzel ve sağlıklı bir pazar günü dilerim.