Aylardan Kasım Günlerden Perşembe | Ayşe Kulin

Konumuz Kitap
0
Raflardaki yerini alır almaz okumak için sabırsızlandığım kitabı sonunda okudum.

Ayşe Kulin'in yeni romanı Aylardan Kasım Günlerden Perşembe'nin haberini siz okurlarımızla paylaşmıştık. Yazarın 27 Mayıs 1960 tarihinde yaşanan askeri darbeyi farklı bir bakış açısıyla ele aldığı 4 Gün 3 Gece romanının ardından okurlarıyla bu kez Mustafa Kemal Atatürk'ün biyografik hayat hikayesiyle tekrardan buluştu.

Detaylara geçmeden Ayşe Kulin'in Aylardan Kasım Günlerden Perşembe romanını okuyanlar varsa aşağıdaki yorumlar bölümünden kitaba dair görüşlerinizi bizlerle paylaşabilirsiniz. Yorumlarınızı dört gözle bekliyor olacağız.

Aylardan Kasım Günlerden Perşembe Romanının Konusu

Kitap, Mustafa Kemal Atatürk'ün sadece iyi bir asker ve kurucu devlet adamı olarak değil; çocuk Mustafa'nın, delikanlı Mustafa'nın, devrimci Mustafa'nın, aşık olan ve kalbi kırılan Mustafa'nın iç dünyasına götürüyor.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı'ndaki son zamanlarına şahit olurken, anılarını yad ederek geçmişe dönüyor; zaferlerin ardındaki yalnızlığı, kararların yükünü ve insan olmanın en kırılgan hallerini Atatürk'ün bakış açısından okuyoruz.

Ayşe Kulin'in bu romanı yazmak için detaylı araştırma yaptığı kitapları da kitabın son bölümünde yer vermiş. Tam olarak 22 kaynaktan yararlanan Ayşe Kulin'in listesine de göz atabilirsiniz.

"Artık çok yorgunum!" | Bir Liderin İç Dünyası

Aylardan Kasım Günlerden Perşembe romanı hayatının son döneminde, hastalıkla mücadele eden ve giderek yalnızlaşan bir Atatürk portresi adeta.


Ayşe Kulin romanın son sayfasında ve arka kapağında şu sözlerini dile getirmişti: "Bu kitapta okuyacaklarınızı, O'nun hakkında yazılmış pek çok kitabı okuyup inceleyerek edindiğim birikimi yüreğimdeki Atatürk sevgisiyle harmanlayarak yazdım. İstedim ki okurlarımı bu kitapta İyi Asker ve Kurucu Devlet Adamı Atatürk'ün değil, çocuk Mustafa'nın, delikanlı Mustafa Kemal'in, dost, âşık, evli, boşanmış ve en sonunda hasta ama her dem yalnız bir adamın iç dünyasına götüreyim. Hatalarım olduysa O, beni kocaman yüreğiyle umarım bağışlar."

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, inkılaplarıyla çökmüş bir milleti adeta yeniden canlandıran, sözleriyle, duruşuyla ve hayata bakış açısıyla bugün dahi biz gençlere aslında bütün dünyaya örnek bir devlet adamı olan Mustafa Kemal Atatürk'ün çok bilinmeyen yönlerini daha doğrusu bir insan olarak yaşadığı hayal kırıklıklarını, aşklarını, hayallerini ve umutlarını okuyoruz bu mısralarda.

Çocuk Mustafa'dan Delikanlı Kemal'e Yolculuk...

Kitap, hepimizin bildiği o okul mevzusuyla başlıyor: Hafız Mehmet Efendi Mahalle Mektebi ve Şemsi Efendi Okulu. Mustafa Kemal, annesini kırmamak adına Hafız Mehmet Efendi Mahalle Mektebi'ne yazıldıktan sonra asıl gitmek istediği okul olan ve babasının da okumasını istediği o günlerin çağdaş eğitimini sunan Şemsi Efendi Okulu'na yazılıyor.


Eğitimine devam ederken ki Atatürk'ün hayatında derin bir iz bırakan babasının ölümüyle bambaşka bir noktaya evriliyor: artık ailesini koruyan, kollayan kişi çocuk Mustafa oluyor.

Okumayı, kültür tanımayı ve farklı bakış açılarına sahip olmayı seven delikanlı Mustafa, asker olma hayaliyle yanıp tutuşarak hedefini artık net bir şekilde ortaya koyuyor. Okul yıllarında şekillenen bu kararlılık, Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatının yönünü belirleyen en önemli adımlardan biri oluyor. 

Selanik'te başlayan eğitim serüveni, Manastır Askerî İdadisi ile devam ederken burada hem akademik anlamda kendini geliştirir hem de vatan, millet ve özgürlük kavramları üzerine derin düşünceler kurmaya başladığı yıllara denk geliyor.

Genç bir subay olarak görev yaptığı yerlerde sadece askeri başarılarıyla değil, ileri görüşlülüğüyle de dikkat çeken Mustafa Kemal Atatürk; Trablusgarp, Balkan Savaşları derken, asıl dönüm noktası olan Çanakkale Savaşı’nda gösterdiği üstün liderlik, onu milletin gözünde bir kahramana dönüştürür.

Ve belki de kitaptaki en etkileyici yan şudur: Çocuk Mustafa'nın içinde filizlenen öğrenme arzusu, delikanlı Mustafa'nın idealleriyle birleşir ve sonunda bir milletin kaderini değiştiren Atatürk'e dönüşmesi...

Umduğumu Bulamadığım Bir Kitap Oldu...

Kitaba genel bakışım ve değerlendirmem şu şekilde: Kitapta beni fazlasıyla etkileyen konulardan birisi Atatürk'ün Sofya'da baloda tanıştığı ve hiçbir zaman unutamadığı Dimitrina Kovaçev ile ilgili duyguların paylaşıldığı kısımlardı. Ayrıca  1934 yılında o dönemin İran Şahı Rıza Pehlevi'nin ziyareti onuruna Atatürk'ün isteğiyle bestelenen Özsoy Operası'nda Firdevsi'nin Şehname'sinden esinlenerek Türk ve İran halklarının dostluğunu konu alan Türkiye'nin ilk operasının nasıl düzenlendiği bölümleri de ilgi çekiciydi.

Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi çocukları Afet İnan, Sabiha Gökçen, Ülkü Adatepe, Nebile İrdelp, Rukiye Erkin, Zehra Aylin, Abdürrahim Tuncak ve Sığırtmaç Mustafa (Demir)'in kısa hikayeleri daha detaylı olarak yer alsaydı çok güzel olurdu.

Açıkçası anlatım dili ve olayların işleniş tarzından olsa gerek umduğumu bulamadığım bir kitap oldu. Her ne kadar bazı sayfalarda duygulanmamak elde olmamasına karşılık çok yüzeysel bir anlatımın var olduğunu düşünüyorum. İlgi çekici ve çok az bilinen anılarla oluşturulan bir kitap olmalıydı.

Eğer siz de bu kitabı okuduysanız yorumlarınızı dört gözle bekliyorum.

Peki siz Ayşe Kulin'in Aylardan Kasım Günlerden Perşembe romanı hakkında neler düşünüyorsunuz? Yorumlarda buluşalım!

Bir sonraki okulum artık hepimizin sıralarda oturup küçük masalarımızda yazı yazdığımız Şemsi Efendi Mektebi'ydi. Doğru bildiğimde ısrarcı olmanın hayrını da böylece henüz ilkokul öğrencisiyken öğrenmiş oldum.


Oğlum, her ikimizin de adı Mustafa. Bu bazen karışıklığa sebep oluyor, bundan böyle senin adın Mustafa Kemal olsun.


Ey her an patlamaya hazır bomba gibi ilk gençlik dönemi ömrümüzün! Zaman her birimizi acımasızca yontacaktı; düşman çizmesi altındaki ülkede siyasi fikir ayrılıklarının teferruat bile sayılmayacağını yaşayarak öğrenecektik biz Harbiyeliler!


Dimitrina; aklıma düştüğünde önceleri hasretten kalbimi kanatan, yıllar içinde ise ruhumu aydınlatan bir hatıraya dönüştü. Bir daha görüşemedik ama bende oluşan eğitimli, kültürlü, kişilik sahibi kadınlara hayranlıkta onun payı büyüktü.


"Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer," demişler, ben belki de hayali cihana değecek aşkı tatmak için sürülmüştüm Sofya'ya!


Zaten neyi çok istemişsem sahip oldum da elimde uzun kalmadılar, kayıp gittiler.


Hatırlıyorum, Latife benim için, "Fidan veya çocuk fark etmez, boy atmakta olan her şeyi çok sever ve hemen sahiplenir," demişti. Haklıydı, ben çocukları da fidanları da çok severim ve özellikle büyüme çağlarında gözüm gibi bakarım onlara ki çocuklar doğru değerlerle, fidanlar ise güçlü kuvvetli yetişsin hiçbir fırtınada yıkılmasınlar.


Çılgın asla değil ama gerçekleşmesi zor hayallerdi benim kurduklarım.


Zihnimde ilk olarak Sofya günlerimde filizlenen fikirler, Bandırma Vapuru'yla Samsun'a doğru yola düştüğümüz günlerde olgunlaşmaya başlamıştı.


Vatanı düşman ordularından kurtardığımız takdirde, çağın gerektirdiği modernleşmeyi başlatmak düşüncesi bir süredir uykularımdan eder olmuştu beni. Hayalimde cahil kalmış bir milleti okuryazar yapmakla yetinmiyor, evlere hapsederek hünerlerinden, zekalarından faydalanamadığımız kadınlarımızı sosyal hayata katmanın yollarını da arıyordum.


İtibarını ve topraklarını savaşlarla kazanmış bir imparatorluk zaman içinde itibarını ve topraklarını sürekli kaybetmeye başlamışsa kalanı elde tutmak için ne yapılabilir, sorusuna ise bence verilebilecek tek bir cevap vardı: rejimi değiştirmek! Hayati kararları bir veya birkaç kişiye bırakmamak!


Mondros gibi yüreklerimizi dağlayan bir antlaşmayı kabul etmeyerek her şeyi göze alıp bizden sayıca çok üstün işgalcilere karşı canımız pahasına giriştiğimiz mücadelenin sonundaki ilk ateşkesimizdir Mudanya Mütarekesi. Aynı zamanda uzun zamandan beri masada da kazandığımız ilk zaferdir.


Barış iyidir, barışmak daha da iyidir ama en iyisi yurtta ve cihanda barıştır! Türkiye Cumhuriyeti olarak biz onu da başardık!


Dünyanın her ülkesinde nüfusun yarısı kadındır. Kadınlarını yok sayan toplumlar yerlerinde saymaya mahkûmdur. Buna bizzat şahit biri olarak kadınlarla erkeklere sosyal hayatta eşit haklar tanıyarak ülkemi çağdaş ülkeler sınıfına yükselttim.


Ben bir asker olarak bana düşenden, yani işgalcileri geldikleri gibi göndermekten çok daha fazlasını üniformamı üzerimden çıkardıktan sonra yaptım. Cehalete karşı ikinci bir savaşa giriştim.


Odam birden nereden geldiğini bilemediğim bir ışığa boğuldu. Yatağımın çevresindeki dostlarımın suretleri bu nurlu aydınlıkta teker teker silinirken ben ışığa doğru su gibi aktım. Günlerden Perşembe'ydi.



Yorum Gönder

0Yorumlar

Yorum Gönder (0)

#buttons=(Ok, tamamdır) #days=(20)

Sayfamızda daha iyi bir deneyim için çerez politikası uygulanmaktadır. Check Now
Ok, Go it!