Bekle Beni | Zülfü Livaneli

Konumuz Kitap
0
Dönem romanlarını okumayı seviyorsanız, bugün size çok güzel bir roman önereceğim: Zülfü Livaneli'nin uzun bir aradan sonra geri dönüş yaptığı ve 23 Eylül 2025 tarihinde raflardaki yerini alan romanı Bekle Beni.

Bekle Beni, Kitapyurdu sitesinin çok satanlar kategorisinin yıllık satış verilerine göre 2025 yılında Türkiye'de En Çok Okunan 10 Kitap listesinde zirvede yer almış ve okurların okumak için sabırsızlandığı bir roman olmuştu.

Detaylara geçmeden önce aramızda Zülfü Livaneli'nin Bekle Beni romanını okuyanlar varsa aşağıdaki yorumlar bölümünden kitaba dair görüşlerinizi bizlerle paylaşabilirsiniz. Yorumlarınızı dört gözle bekleyeceğim.

Bekle Beni Romanının Konusu

Yazarın kendi gençlik döneminin izlerini de taşıyan ve "68 kuşağı" olarak bildiğimiz o günlerin genç, aydın insanların acı dolu yıllarına; Selim ve Leyla'nın aşkları gölgesinde şahit oluyoruz.
 

Selim ve Leyla'nın nasıl tanıştıkları üzerinden Selim'in ağzından hikayemiz başlarken onların birbirlerine olan inancını, her ayrılığın pençesinde nasıl birlikte sabırla beklediklerini ve bir yanda birbirine kavuşma telaşı, diğer yanda özgürlük mücadelesi derken onlara roman boyunca eşlik ediyoruz.

Her ne kadar bir "aşk" ile başlayan bu hikayede asıl konu ve yazarın da değinmek istediği literatürde "68 kuşağı" olarak bilinen ülkemizde o dönemlerde 1960'lı yılların içinde bulunduğu ve tüm dünyada esen özgürlük akımından ve savaş karşıtlığından etkilenilerek o yıllardaki genç, aydın kuşakların oluşturduğu bir akımın maalesef acı sonuçlarını anlatmak.

Bir ülkenin özgürlük yolunda aydınların çekmek zorunda kaldıkları acıların portresini, onları hiçe sayarak bir neslin nasıl yalnız bırakıldığını ve bu süreçte ne gibi zorluklar çektiklerini okuyoruz.

Beklemek, Belki de En Büyük İşkence Bu!

"Beklemek belki de işkencenin kendisinden daha ağır, daha yıpratıcı bir ceza; evet, evet kesinlikle öyle." Romanı okurken hemen hemen her sayfasında alıntıladığım cümleler arasında en beğendiğim ve okuduktan sonra uzun uzun düşündüğüm bir alıntı oldu kendisi.


Her açıdan "beklemek" bence çok zor bir şey, özellikle de bu beklemenin bir sonu olmadığı zaman. Çünkü beklemenin sonlanacağı net bir tarih olsa o bekleme işi nispeten hiçbir netliğin olmadığı, bugün mu yarın mı yoksa 100 yıl sonra mı gibi belirsizliklerin içerisinde beklemekten daha kolay olurdu.

Hikayemizde de ana unsur bu: beklemek. Selim'in Leyla ile buluşacağı o günü beklemesi, aynı zamanda Leyla'nın da Selim'i göreceği günü iple çekmesi ve aynı zamanda hikayede beni çok etkileyen Selim ile Leyla'nın küçük kızları Zeynep'in bekleyişlerini de sayabiliriz.

Aydın Düşmanlığı, Anonimleştirme, Yok Sayılma...

Bekle Beni romanını okuduğunuz zaman sadece bir aşk hikâyesini değil, anlatılanların alt metinlerinde gerçekten çok kıymetli mesajlar var. Toplumlumuz açısından hala kanayan bir yara olan "aydın düşmanlığı" ne yazık ki sadece o günlerde değil günümüzde de sıkça rastladığımız; doğru söyleyeni dokuz köyden kovmanın, meyve veren ağacın taşlanması gibi atasözlerimizden de örnek verebileceğim gibi liyakatliliğin olmadığı, aydın gençlere değer verilmediği bir süreç içerisindeyiz uzun zamandır.

Selim'in bir gece ansızın ağar topar diğer arkadaşları gibi cezaevine götürülmesi, hiçbir suçları yokken o kötü koşullar altında arkadaşlarının işkencelere maruz kalması, her birinin sevdiklerine olan hasretleri, bekleyişleri... Özellikle de Selim ile Leyla'nın mektuplaşmalarındaki üstü karalanmış ve "görülmüştür" onayıyla yazılan mektupları okumak çok üzücüydü. İkisinin de yaşadıkları gerçekleri anlatmayıp birbirlerine güç vermeleri hikayede etkilendiğim noktalardan birisi oldu.

Kısa ve Etkileyici Bir Dönem Romanı

Bekle Beni romanının bölümleri de şu şekilde:
Birinci Bölüm: Bir Sevdanın Tarihçesi
İkinci Bölüm: Direniş
Üçüncü Bölüm: Bekleyiş
Dördüncü Bölüm: Aile

İlk bölümde Selim ile Leyla'nın nasıl tanışıp aşık oldukları ve kızları Zeynep'in doğması etrafında şekillenirken ikinci bölümde ilk bölümün sonunda evinden alınan Selim'in cezaevinde yaşadığı olaylar ve ikilinin mektuplaşmalarını okuyoruz. Üçüncü bölüm ve dördüncü bölüm spoiler içerdiği için o bölümleri es geçiyorum.

Genel olarak beğendiğim bir dönem romanı oldu. Sadece son bölümde yaşananlar bi' tık hızlı geliştiğini söyleyebilirim. Belki o bölümler daha farklı bir tarzda işlenseydi güzel olabilirdi. Ama genel olarak şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki bol bol altını çizeceğiniz, uzun uzun düşüneceğiniz cümleler bolca var.

Bir dipnot eklemek isterim: Bekle Beni'ye dair yapılan yorumlarda es geçilen nokta şu; yazarın uzun zaman sonra bir kitap yayımlayacağı bilgisi her okurda ister istemez beklentileri çok yükseltti. Sonuçta yazarımız Zülfü Livaneli. Ama aradan geçen yılları düşünecek olursak Serenad ya da Kardeşimin Hikayesi gibi muazzam kitaplarıyla kıyaslama yapmak haksızlık olur. Çünkü o romanlar yazar Zülfü Livaneli'nin en iyi romanlarından. Bu yüzden her kitabı kendi içerisinde, anlattığı konuya ve kurguya göre değerlendirmenin yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Peki siz Zülfü Livaneli'nin Bekle Beni romanını okumuş muydunuz? Okuduysanız roman hakkında neler düşünüyorsunuz? Yorumlarda buluşalım!

Sevdanın temelinde belki de bu vardı: seçilmiş olmak, ayrıştırılmış olmak. Diğer insanlardan ayrı olarak sana bakılması, senin benimsenmen, senin tercih edilmen ve bir sırrın ortağı olmak... İşte bu, sevdanın ilk adımı değil miydi?


Kadınların hem doğa hem de insan toplulukları tarafından daha fazla acı çekmeye mahkûm edilişini anlamıyordu. Büyük bir haksızlık vardı bu konuda, evrensel bir adaletsizlik, doğanın kendisinde.


Toplumsal eşitsizliğin ötesinde, doğa da böyle kurgulanmıştı sanki, acı bir oyun gibi, her sahnesi işkence, her perdesi kan. Bebeği karnında taşımak, bulantılar, ağrılar; doğum sırasında atlatılan tehlikeler, sancılar; sonra emzirme, beslenme, her ay katlanılan aybaşı ağrıları; ömür boyu ev işi yapma zorunluluğu; genellikle kadından üstün olduğuna inandırılarak büyüyen bir erkeğe katlanma hatta ona kendini çok zeki hissettirme görevi; çapkınlığın erkekte marifet, kadında ahlaksızlık sayılması; tek tanrılı dinlerin kadın düşmanlığı...


Bu bir kader değildi; bir mekanizmaydı insanı öğüten.


Uzak tanıdıklarınızın yüzü net gelir gözünüzün önüne ama sevdiklerinizin yüzü bir türlü tamamlanamaz. Çünkü gülüşleri, kaş çatışları, yüz ifadeleriyle tanırsınız onları; tek bir sabit resim olarak değil, binlerce anının toplamı olarak.


Tanımlamalar birbirini kovalıyordu: yurttaş, öğrenci, asker tutuklu... Sanki o, "o" değildi; sadece tarif edilen kategorinin  içinde bir sayıydı, bir istatistik, bir hiç.


Anonimleştirme, belki de tüm dünyada geçerli tek yönetim şekliydi; seni kendi kimliğinden soyup kalabalığa, o kalabalığın içinde bir yüzsüzlüğe mahkûm ediyordu.


Ormanda giderken, / Yol ikiye ayrıldı / Ve ben seçtim / Daha az gidilmiş olanı. (Robert Frost)


Öz mü daha önce gelmeliydi varlık mı? Kendisi önceden tasarlanmış bir makas, bir örtü, bir kitap mıydı yoksa daha özel, daha öznel bir varlık mı? İşte tüm soru buydu.


Bir yanda baskı, zulüm; diğer yanda direnç, sevgi. Belki de hayat, bu iki uç arasında bir denge kurma çabasıydı.


Seven insanlar birbirinin zehrini alır, birbirine şifa olur, birbirini kurtarır. Böylesi daha gerçek, daha insaniydi. Sartre'ın, "Başkaları cehennemdir." sözüyle de çok çelişmiyordu bu; çünkü yaşamınız boyunca size değenlerin bazıları cehennemi yaşatır -ayazda titretir, demir parmaklıkların ardında çürütür- bazılarıysa cenneti sunar; sıcacık bir kucakla sarar, masum bir gülüşle hayata döndürür.


Her şey bir anda değişmişti, geri dönüşü olmayan bir noktaya gelinmişti, bir uçurumun kenarındaydılar, düşüş başlamıştı.


Düşünceleri daima isabetli olan amcam bir gün beni sokakta durdurup sordu: "Zebaninin cehennemdeki ruhlara nasıl işkence ettiğini biliyor musun?" "Hayır," dediğimde, "Onları bekletir," diye yanıtladı. (Carl Jung)


Adına adalet dedikleri zulüm, cezayla değil, insanın kendi ruhuna vurduğu zincirle tamamlanıyor belki de.


Ülkenin en iyi okullarından geçmiş, yabancı diller bilen, edebiyatla sanatla yoğrulmuş olanlara bu cezayı reva gören generaller bu koğuştaki insanların toplam bilgisi yanında çırak bile olamazlardı. Geleneksel, dar kafalı memurlardı; vatan sevgisi dedikleri, cehaletten ve kör itaatten başka bir şey değildi. Ama güç ellerindeydi: kelepçeler, göz bantları, pikaplar, merkezler.


Burası, bir haber bülteniyle hayatı altüst olanların ülkesidir.


Koğuşta, ranzalarda, demirlerin ardında hem suçlu hem masum, hem mahkûm hem tanık olarak bekliyorlardı, ne olacağını bilmeden sadece bekliyorlardı.


Belki bir gün bu karanlığın içinden bir ışık yükselir; bu sözler umudun en uzak köşelerinde bile bir kıvılcım olur...


Maalesef bizim memleketimiz böyledir. Kaç nesildir bu topraklarda düşünen, yazan, çizen insanlar hapishanelerde çürür.


Bütün sorun aşağılanmaktı. Üstelik değersiz bulduğu, nefret ettiği, işkenceci olma onursuzluğunu kişiliğine sindirebilen insanlar tarafından aşağılanmak korkunç bir şeydi. Bu mesele keşke sadece acıyla ilgili olsaydı.


İnsanların otoriteden bu kadar korkmasına şaşırıyorum ama daha da hayret verici olan şey kolayca yalanlara inanıvermeleri. Onlara sorsan hiçbir gazeteye güvenilmez. Ama orada yazan her şeye de inanırlar.


Hiçbir suç yükleyemedikleri için kitap okumak diye bir suç icat ettiler. Cehaletin övgüsünü yapıyorlar. Örgütlü cehalet bu ülkede çok güçlü. Sorsan kabul etmezler ama hepsi doğal olarak kültür-sanat düşmanı.


Cehalet, bilgiyi; karanlık, aydınlığı boğuyordu bu topraklarda.


Karakoldan, hapishaneden, sorgudan çıkamayan, bir anda ortadan kaybolan çok genç insan vardı; sessizce yitip giden hayatlar, kimsenin aramadığı, bulamadığı bedenler...


O devletin tepesine yükselenler refah içinde yaşarken, aileleriyle gülerken, neyle suçlandıkları bile belli olmayan sadece kitap okuyan insanları bu hale düşürmüşlerdi.


Bu kitap, fırtınalar içinde yitip giden arkadaşlarımıza bir saygı duruşu olarak da algılanmalı. (Sonsöz Zülfü Livaneli)



Yorum Gönder

0Yorumlar

Yorum Gönder (0)

#buttons=(Ok, tamamdır) #days=(20)

Sayfamızda daha iyi bir deneyim için çerez politikası uygulanmaktadır. Check Now
Ok, Go it!