P.X: No Man’s Space: Kerim Tapkan ile Söyleşi

Konumuz Kitap
1

Bilimkurgu, yalnızca uzak gezegenleri, gelişmiş teknolojileri ve bilinmeyen uygarlıkları anlatan bir tür değil; aynı zamanda insanlığın kendisine dışarıdan bakabilmesini sağlayan güçlü bir edebiyat alanı.

Sizlerle kitap incelemesi etiketi altında paylaştığımız Kerim Tapkan'ın P.X: No Man’s Space romanını paylaşırken yazarla kitap hakkında bir söyleşi yapacağımızı duyurmuştuk.

Konumuz Kitap olarak bu kez Kerim Tapkan’a; P.X: No Man’s Space’in ortaya çıkışını, yazım sürecini, insanlığın evrendeki konumuna dair sorularını, tesadüfleri, İngilizce yazma deneyimini ve romanın geleceğini sorduk. Ortaya ise yalnızca bir kitabın nasıl yazıldığını değil, bir yazarın kendi hikâyesini nasıl kurduğunu da anlamaya çalışan bir söyleşi çıktı. Şimdiden keyifli okumalar dileriz!

P.X: No Man’s Space | Konumuz Kitap Yazar Söyleşisi

İrem Can (Konumuz Kitap Admini): P.X: No Man’s Space’in çıkış noktasında hangi soru vardı? Romanı yazmaya başladığınızda zihninizde ilk oluşan şey bir karakter, bir sahne, bir fikir ya da tek bir soru muydu?

Kerim Tapkan (Yazar): Başlangıçta belirli bir karakter ya da sahne yoktu ama uzaya çocukluğumdan beri meraklıydım. İki yıl kadar önce işten eve dönerken müzik yerine biraz da podcast dinlemenin farklı olacağını düşündüm. StarTalk’u dinlemeye başladım. Neil deGrasse Tyson’ın sohbetleri, kafamda zaten uzun zamandır dolaşan bazı fikirleri yeniden canlandırdı.

İnsanlığın başka bir uygarlıkla ilk karşılaşması gerçekten nasıl olurdu? Ya karşımızdaki uygarlık bizden milyonlarca yıl ilerideyse? Dünya gerçekten sandığımız kadar önemli bir yer mi?

Ama beni sonunda yazmaya başlatan soru aslında çok daha basitti. Uzun süre “Bir roman yazabilir miyim?” diye düşündüm. Sonra bir gün bu soru “Neden yazmıyorum?”a dönüştü.

P.X sanırım tam olarak orada başladı.

İrem Can (Konumuz Kitap Admini): Bu kadar geniş bir evreni oluştururken önce büyük resmi mi tasarladınız, yoksa hikâyeyi yazdıkça evren kendiliğinden mi genişledi?

Kerim Tapkan (Yazar): Yazmaya başladığımda aklımdaki temel fikir ilk temastı. İnsanlığın, Dünya dışı bir uygarlığın varlığını tartışmasız biçimde öğrendiği o anı düşünüyordum. Ama yazdıkça temasın kendisinden çok, sonrasında ortaya çıkacak sorular ilgimi çekmeye başladı.

Eğer Dünya’ya ulaşabilecek kadar gelişmiş bir uygarlık varsa, büyük ihtimalle yalnız değildir. O zaman başka uygarlıklar da vardır. Birbirlerini tanıyorlar mı? Aralarında sınırlar, ittifaklar, çatışmalar, ticaret, ortak kurallar var mı? Milyonlarca yıldır var olan uygarlıkların bulunduğu bir galakside siyaset nasıl işler?

P.X evreni böyle büyüdü. Baştan bütün resmi tasarlayıp sonra hikâyeyi içine yerleştirmedim. Bir soruya cevap verdikçe arkasından başka bir soru çıktı. Bir noktada artık yalnızca uzaylıları değil, onların dünyalarını, tarihlerini, ilişkilerini ve kültürlerini de düşünmeye başlamıştım.

İrem Can (Konumuz Kitap Admini): Tarihi bir dönemi bilimkurgu evreninizin başlangıç noktası yapmak, hikâyeye nasıl bir derinlik kattı? Tarih sizin için yalnızca bir arka plan mıydı, yoksa geleceği anlamanın bir anahtarı olarak mı konumlandı?

Kerim Tapkan (Yazar): Kai’nin içinde yer aldığı hikâyenin bir başlangıç noktası olması gerekiyordu ve 1815’in hem tarihsel ağırlığı hem de taşıdığı anlam buna çok uygundu. Daha sonra Conrad Laurent karakteri ortaya çıktı ve hikâye onun bakış açısıyla geçmişe doğru daha da derinleşti.

Kitap boyunca sık sık aynı meseleye dönüyoruz: Bir uygarlığın kaderi, başka güçlerin aldığı kararlarla ve hatta tarafsız kalmayı seçmeleriyle nasıl şekillenebilir? Kendisi o kararların parçası bile değilken bunun mümkün olması, Conrad’ın yaşadığı dönemle P.X’in gelecekte sorduğu soruları çok doğal biçimde birbirine bağladı.

Bu yüzden tarih benim için yalnızca bir arka plan olmadı. Geçmişteki güç dengeleri, tercihler ve tarafsızlık meselesi, gelecekte kurduğum evreni anlamanın da bir parçasına dönüştü.

İrem Can (Konumuz Kitap Admini): Söyleşinin en özel sorularından biri olduğunu düşünüyorum: Kitabın hikâyesi 1815’te Ballhausplatz’da başlıyor; ilk basılı kopyasının da iki yüz yıl sonra yine Ballhausplatz’a ulaşması sizce yalnızca güzel bir tesadüf müydü, yoksa bazen bir hikâyenin kendi yolunu çizdiğine inanıyor musunuz?


Kerim Tapkan (Yazar): Aslında tamamen tesadüftü. Viyana seyahatimizi aylar önce planlamıştık ve P.X ile hiçbir bağlantısı yoktu. Ben sadece kitabı eşim Fulya’nın doğum günü olan 22 Kasım’da yayımlayacağıma söz vermiştim. Kitabın o tarihe yetişeceğini anlayınca Amazon’daki hazırlıkları tamamlayıp yayın tarihini 22 Kasım’a ayarladım ve yanıma alabilmek için basılı bir kopyayı da yetiştirdim.

Viyana’ya vardığımız ilk sabah Ballhausplatz’a gittik; Conrad’ın yürüdüğü caddeye ve hikâyenin başladığı yere. Bu planlanmış bir lansman değildi ama benim için birçok farklı yolun aynı anda kesiştiği bir an oldu. Bir tarafta Fulya’ya verdiğim söz, bir tarafta iki yıldır üzerinde çalıştığım kitabın yayımlanması, diğer tarafta ise hikâyenin başladığı yerde kitabın fiziksel olarak elimde olması vardı. Hem bizim için hem de P.X için unutulmaz bir andı.

Bonus bilgi de şu: Bu yıl 1 Ağustos’ta ikinci baskı yayımlandı. O da eşimin kardeşiyle aylar öncesinden planladığı, bizim şaka yollu “2. Viyana Seferi” dediğimiz seyahate denk geldi. İkinci baskının ilk kopyasını otellerine gönderttim ve Fulya aynı yerde, aynı ritüeli bu kez bensiz tekrarladı. P.X yeni bir başlangıç için bir kez daha Ballhausplatz’a dönmüş oldu.

Ben de anlatırken hâlâ inanamıyorum. Okuyanlar da muhtemelen “Hadi canım” diyordur. Ama işte… gerçek bu.

İrem Can (Konumuz Kitap Admini): Romanın yaklaşık iki yıllık bir yazım sürecinden geçtiğini biliyoruz. Bu iki yıl içerisinde kitap, başlangıçta tasarladığınız hikâyeden ne kadar farklı bir noktaya geldi?

Kerim Tapkan (Yazar): Başlangıçta aklımda daha sınırlı bir hikâye vardı. Merkezinde de Kai vardı; kendi hayatına ve ailesine dönmeye çalışan bir mühendisken, insanlığın galakside sandığından çok daha büyük bir düzenin parçası olduğunu öğreniyor ve kendini bu meselenin tam ortasında buluyor. Bir noktada oğlunu kaybetmekle Dünya’nın kaderini belirleyebilecek bir karar arasında sıkışıyor.

Metnin kendisi de bu süreçte ciddi biçimde değişti. Bazı bölümler tamamen çıkarıldı, bazıları yeniden yazıldı, yeni bölümler ve sahneler eklendi. 1815 Viyana’sı da, üçleme fikri de sonradan oluştu.

Ama bütün bu değişimin içinde Kai’nin karakteri, yaşamı, yaptığı tercihler ve özellikle ailesine olan bağlılığı hikâyenin ana eksenlerinden biri olarak kaldı. Üstelik oğlu Atlas ikinci kitapta hikâyenin merkezine geçecek. Dolayısıyla baba-oğul ilişkisi yalnızca ilk kitabın değil, üçlemenin duygusal omurgalarından biri haline geldi.

İrem Can (Konumuz Kitap Admini): Yazım sürecinde sizi en çok zorlayan bölüm neydi: karakterleri oluşturmak, evreni kurmak, olay örgüsünü birbirine bağlamak yoksa yüzlerce sayfalık hikâyede tutarlılığı korumak mı?

Kerim Tapkan (Yazar): En zor kısmı bütün bu detayları tutarlı biçimde birbirine bağlamaktı. Kitabın içine ilk anda çok anlam veremeyeceğiniz küçük ipuçları yerleştirdim; bir rüya, bir görüntü, kısa bir karşılaşma ya da önemsizmiş gibi görünen bir ayrıntı daha sonra yeniden yüzeye çıkabiliyor. Sayfa 213 bunun güzel örneklerinden biri.

Bazen bölüm numaralarının bile bir anlamı oldu. Ufak bir spoiler vereyim: Dünya’yı birleştiren anın yaşandığı sahneler Bölüm 11.1’de yer aldı. Tesadüf mü oldu, ben mi sonradan anlam yükledim bilemiyorum ama sonuçta Dünya “1” oldu.

Üstelik yalnızca ilk kitabı değil, üçlemeyi bir bütün olarak düşündüğüm için bazı küçük tohumların gerçek anlamı ikinci ve üçüncü kitaplarda ortaya çıkacak.

Bir de kurduğum şeylerin kendi kurallarına gerçekten uyması gerekiyordu. Bir uygarlık için oluşturduğum dilin belirli kuralları olmalıydı; verdiğim astronomik koordinatlar gerçekten o noktayı göstermeli, bilimsel bilmeceler gerçekten doğru cevaba ulaşmalıydı. Bu kadar farklı katmanın birbirine çelişmeden çalışmasını sağlamak yazım sürecinin en zor ama aynı zamanda en keyifli taraflarından biriydi.

İrem Can (Konumuz Kitap Admini): Bir mühendislik ve proje yönetimi geçmişinizin olması, roman yazarken size nasıl bir avantaj sağladı? Bir romanı da bir proje gibi planladığınızı söyleyebilir miyiz?

Kerim Tapkan (Yazar): Kesinlikle söyleyebilirim. P.X’i yalnızca yazdığım bir roman değil, başından sonuna yönettiğim büyük bir proje gibi ele aldım. Hikâye, karakterler, teknolojiler, uygarlıklar, zaman çizelgesi ve edit süreci birbiriyle bağlantılı ayrı iş paketleri gibiydi. Bir yerde aldığım kararın başka bir yerde neyi etkilediğini sürekli düşünüyordum.

Mühendislik tarafı özellikle kurduğum sistemlerin kendi içinde tutarlı olmasını sağladı. Proje yönetimi alışkanlığı ise büyük ve karmaşık bir işi parçalara bölmek, önceliklendirmek, kontrol etmek ve gerektiğinde tekrar dönüp revize etmek konusunda çok yardımcı oldu.

Tabii bir roman proje planı kadar itaatkâr değil. Bazen bir karakter, bir sahne ya da yazarken ortaya çıkan yeni bir fikir sizi başlangıçta planlamadığınız bir yere götürebiliyor. Buna da alan bırakmak gerekiyor.

Yani evet, bir bakıma P.X benim bugüne kadar yönettiğim en farklı projelerden biri oldu.

İrem Can (Konumuz Kitap Admini): Kai’nin yerinde siz olsaydınız ve Dünya’nın gerçekten galaksideki güç dengelerinin bir parçası olduğunu öğrenseydiniz, insanlığın geleceği için ilk olarak ne yapardınız?

Kerim Tapkan (Yazar): Muhtemelen ilk yapacağım şey konuşmak değil, dinlemek olurdu.

Çünkü böyle bir anda asıl tehlike yalnızca ne bildiğiniz değil, neyi henüz bilmediğiniz. Masaya oturduğunuzda diğerlerinin kaç bin, hatta kaç milyon yıldır o masada olduğunu bilmiyorsanız, söylediğiniz ilk cümle sizi bir taraf yapabilir. Üstelik o tarafı siz seçmemiş olabilirsiniz.

O yüzden önce bu uygarlıkların birbirleriyle nasıl bir denge kurduğunu, bizden ne istediklerini ve neden şimdi geldiklerini anlamaya çalışırdım. Dünya’nın elindeki kartları bilmeden hiçbirini açmazdım.

Ama bunu sonsuza kadar küçük bir grubun elinde de tutmazdım. Dünya’nın geleceğini ilgilendiren bir kararın mümkün olduğunca insanlığın ortak kararı olması gerektiğini düşünüyorum.

Sonunda insanlığın geleceği gibi büyük bir mesele bile benim için kişisel bir yere bağlanırdı. Kai bütün bu karmaşanın içinde bir yandan oğlunu korumaya çalışıyor. Benim de dönüp bakacağım yer ailem olurdu.

İrem Can (Konumuz Kitap Admini): Belki de Türk okurların en çok merak edeceği konulardan biri bu: Neden romanı Türkçe yerine İngilizce yazmayı tercih ettiniz?

Kerim Tapkan (Yazar): Aslında bu bilinçli olarak verdiğim bir karar değildi. P.X daha yazmaya başlamadan önce kafamda İngilizce oluşuyordu. Uzun yıllar yurt dışında yaşadım ve çalıştım; mesleki hayatımın önemli bir bölümünde İngilizce günlük hayatımın doğal bir parçasıydı. Bilimkurgu kitaplarını da mümkün olduğunca İngilizce okudum, filmleri, dizileri ve belgeselleri ağırlıklı olarak İngilizce izledim. Dolayısıyla bilimkurgunun dili benim zihnimde zaten büyük ölçüde İngilizceydi.

P.X’i düşünmeye başladığımda karakterler de kafamda İngilizce konuşuyordu. Kai’nin ya da diğer karakterlerin diyaloglarını önce Türkçe düşünüp sonra çevirmedim. Hikâye doğrudan o dilde oluştu.

O yüzden “Neden İngilizce yazdınız?” sorusunun cevabı aslında biraz ters: İngilizce yazmayı seçmedim. P.X İngilizce doğdu.

İrem Can (Konumuz Kitap Admini): Ana dili Türkçe olan bir yazar olarak İngilizce roman yazarken “Bu duygu Türkçede çok güçlü ama İngilizcede aynı etkiyi yaratmıyor” dediğiniz anlar oldu mu?

Kerim Tapkan (Yazar): Asıl zorlandığım konu bir duyguyu Türkçeden İngilizceye çevirmek değildi; her karakterin kendi İngilizcesini oluşturabilmekti.

Her karakter aynı şekilde konuşmamalıydı. Kelime seçimleri, cümle yapıları ve konuşma ritimleri farklıydı. Hatta bazı karakterlerin İngilizce aksanları ve kullandıkları ifadeler bile geldikleri yere, geçmişlerine ve kişiliklerine göre değişiyordu.

Bir cümlenin gramer olarak doğru olması yetmiyor. O cümlenin gerçekten o karakterin ağzından çıkacakmış gibi duyulması gerekiyor. İngilizce yazarken üzerinde en fazla çalıştığım konulardan biri buydu.

İrem Can (Konumuz Kitap Admini): P.X bir üçlemenin ilk kitabı. İlk kitabı yazarken sonraki iki kitabın hikâyesi tamamen taslak olarak hazır mı? Diğer iki kitabın kurgusunu nasıl ilerleteceksiniz?

Kerim Tapkan (Yazar): Üçlemenin nereye varacağını biliyorum; hatta üçüncü kitabın sonu şimdiden belli. İkinci kitabın hikâyesi daha ayrıntılı olarak şekillenmiş durumda, ikinci ve üçüncü kitabın ana yapıları da hazır. İlk kitapta sonraki kitaplar düşünülerek yerleştirilmiş bazı detaylar olduğu için genel kurgunun belli bir omurgası zaten var.

Ama her sahneyi ya da her karakteri şimdiden belirlemiş değilim. Yazarken hikâyenin gelişmesine ve yeni karakterlerin doğal olarak ortaya çıkmasına da alan bırakmak istiyorum.

Tabii ilk kitabı okuyan arkadaşlardan şimdiden “Beni de ikinci kitaba koy”, “Ben hangi karakter olacağım?” talepleri gelmeye başladı. O baskılara dayanabilirsem karakterleri biraz daha özgür tasarlayabileceğim sanırım. :)

İrem Can (Konumuz Kitap Admini): Serinin sonunda okurun kitabı kapattığında zihninde kalmasını istediğiniz tek soru ne olurdu?

Kerim Tapkan (Yazar): “Peki bizden sonra ne olacak?” olurdu.

No Man’s Space boyunca sık sık geçmişe bakıyoruz. İnsanlık nereden geldi, bizden önce ne vardı, galaksideki uygarlıkların geçmişi nereye uzanıyor? Ama üçleme ilerledikçe aslında meselenin yalnızca nereden geldiğimiz olmadığını görüyoruz. Bizden önce gelenlerin bıraktıkları, bir şekilde kendilerinden sonrakilere aktarılıyor. İnsanlık da bu zincirin son halkası değil.

O yüzden “Bizden önce ne vardı?” diye başlayan merakın, üçüncü kitabın son sayfasında “Peki bizden sonra ne olacak?” sorusuna dönüşmesini isterdim.

Belki de üçlemenin sonunda bırakmak istediğim asıl düşünce bu: Biz hikâyenin sonu değiliz. Sadece bir sonraki başlangıcın parçasıyız.

Konumuz Kitap adına her soruya itinayla cevaplandıran ve bu güzel iş birliğinde bizi tercih eden Yazar Kerim Tapkan'a teşekkürlerimizi sunuyor, bol okurlar diliyoruz.

Kerim Tapkan Kimdir?


1977 yılında İstanbul'da doğan Kerim Tapkan, gemi inşaat mühendisi, proje yöneticisi ve bilim kurgu yazarıdır. Yüksek öğrenimini İstanbul Teknik Üniversitesi'nde tamamladıktan sonra meslek hayatına Türkiye'de başladı.

Kariyerinin sonraki bölümünde ABD, Kanada, Dubai ve Tayland'da yaşayıp çalıştı; uzun yıllar süren yurt dışı deneyiminin ardından İstanbul'a döndü. Bugün büyük ölçekli yat projelerinin tasarım, mühendislik, inşa ve kapsamlı yenileme süreçlerinde proje yöneticisi olarak çalışmaktadır.

Yirmi yılı aşkın mühendislik ve proje yönetimi deneyimi, Tapkan'ın kurguya yaklaşımını da şekillendiriyor. Mesleğinden gelen sistem düşüncesini yalnızca teknoloji ve uzay araçlarına değil; gezegenlere, medeniyetlere, kültürlere, kurumlara, siyasi yapılara, tarihlere, lojistiğe ve bunların birlikte nasıl işlediğine uzanan bütüncül bir dünya kurma anlayışına taşıyor.

İlk romanı P.X: No Man's Space, insanlığın ilk temasla karşılaştığı yakın geleceği mühendislik, jeopolitik, tarih ve medeniyetler arası ilişkilerin kesişiminde ele alan P.X Üçlemesi'nin ilk kitabıdır.

Tapkan aynı evrende, ana hikayeden önce yaşanan gizli kırılma anlarını ve P.X evreninin kökenlerini konu alan on iki bağımsız novelladan oluşan P.X Untold dizisini de kaleme almaktadır. Dizinin ilk novellası The Abstention yayımlanmıştır.

Peki sizler Kerim Tapkan ile söyleşimizi nasıl buldunuz? Yorumlarda buluşalım!

Yorum Gönder

1Yorumlar

  1. Harika bir söyleşi olmuş. Kitabı çok merak ettim doğrusu

    YanıtlaSil
Yorum Gönder

#buttons=(Ok, tamamdır) #days=(20)

Sayfamızda daha iyi bir deneyim için çerez politikası uygulanmaktadır. Kontrol Et
Ok, Go it!