27 Haziran 2021 Pazar

Blogger Gazetesi | 26. Sayı

Haziran 27, 2021 28




Herkese yeniden merhaba! Uzun bir aradan sonra Blogger Gazetesi tekrardan sizlerle. Son dönemlerdeki yoğunluktan dolayı gazeteyi sizlerle paylaşamamıştım. Ama artık tekrardan eski düzenimize geçiş yapacağız. Önceden de duyurduğum özel konuğumuz BookTuber Ömer Gülbeyaz bu sayıda bizlerle birlikte oldu. Öncelikle kendisine teşekkür ederim. Hem gazetemize konuk olmayı kabul ettiğinden hem de videolarının fotoğraflarını almak için izin istediğimden memnuniyetle kabul ettiğinden dolayı teşekkür ederim. 


Her yayında dediğim gibi eğer siz de gazetede yer almak istiyorsanız aşağıdaki yorum bölümünden belirtmeniz yeterlidir. Ama özel bir yazınızı gazetede olmasını istiyorsanız yorum bölümünde yazarsanız sevinirim. Ayrıca bu hafta gazetemizde yer alan Ömer'in YouTube kanalına aşağıdaki linkten kolayca ulaşabilirsiniz. Kanalına abone olup ziyaret etmeyi ve yorum bırakmayı unutmayın. Güzel ve sağlıklı bir pazar günü dilerim.


Kitap Keşfi'nin 8 Dakika Hakkında Yorumu

Ters Düz'ün Yepyeni Baskısı! | Mert Ofluoğlu

A Korean Odyssey Kore Dizisi İncelemesi | Cansu Gündüz

Anime Enleri Listesi | Duygu Emanet

Wish You Film Yorumu | Patates'in Kitaplığı

Ickabog Kitap Konusu ve Yorumlarım | diaryofmeri

Minihanok'a Oy Vermeyi Unutmayın! | Tıklayın ve Destek Olun

Genç Werther'in Acıları Kitap Yorumu | Keşfedilecek Şeyler

Romantik Dram Film Önerisi | Ause Esua

Konuğumuz BookTuber Ömer Gülbeyaz

25 Haziran 2021 Cuma

Çığlık Attığını Kimse Duymayacak! | Stephanie Perkins

Haziran 25, 2021 8

Herkese yeniden merhaba! Kitap okuma maratonunun dördüncü kitabı da bu sabah bitti. Açıkçası bir film izliyormuşçasına bir etki bıraktı. Kitap 29 bölümden oluşmakta ve bu 29 bölüm o kadar heyecanlı ve korku dolu geçiyor ki... Okurken yalnız kalmak istemeyeceksiniz! Tabii ki kitabımıza geçmeden önce sizler nasılsınız, nasıl gidiyor hayat? Açıkçası ben de yazın getirdiği bunaltıcı hava ile birlikte bazen hiçbir şey yapmamak istiyorum. Ama şu ana kadar kitap okuma açısından da en verimli ay olduğundan dolayı kitaplarla vakit geçiriyorum. 

Bir de size muhteşem bir dizi önerisiyle geldim. O diziyi de bugün bitirdim. Dizi dediğime bakmayın, üç bölümlük güzel bir drama polisiye gerilim dizisiydi. Dizinin adı Time. 6 Haziran gününde seyircilerle buluştu. BBC'nin dizisi olan Time, yetenekli oyuncular Sean Bean ve Stephen Graham başrolde. Zaten Sean Bean Snowpiercer'den tanıyordum. Bu dizide de rol aldığını öğrendiğimde kaçırmak istedim açıkçası. Yerel bir hapishanede geçen hikâye; izleyenlere yoğun dramatik dakikalar yaşatırken ceza sistemlerine, hayat ve dünya işleyişine göz atmamıza olanak sağlıyor. Kaçırmamanızı öneririm. Çünkü dizi IMDb tarafından 8,6 gibi yüksek bir puanla ödüllendirildi.

Evet, dizi önerimi de sizlerle paylaştığıma göre kitabımıza geçebiliriz. Başkarakterimiz Makani Young, bir yıl önce Nebraska'daki büyükannesinin yanına taşındığında karanlık geçmişini ardında bırakabildiğini sanıyordu. Yepyeni arkadaşlar edinmişti ve hatta gizemli Ollie Larsson ile arkadaştan fazlası olacaklar gibi görünüyordu. Tam da her şey yoluna girdi diye düşünürken lisesindeki popüler öğrenciler teker teker öldürülmeye başlanıyor. Her cinayet bir öncekinden daha kanlı, daha vahşi ve daha acımasızdı. Katilin kim olduğunu bulabilmek için onun gibi düşünebilmek gerekiyordu ve Makani'nin itiraf etmesi gereken bazı şeyler vardı.

Kitaptaki bölümler öyle hızlı akıyor ki anlatamam. Stephanie Perkins'in dili sürükleyici ve bir o kadar gizemli diyebilirim. Ama kitaptaki tek eleştirim katilin kim olduğu hemen çözülmesiydi. Ölecek olan karakterleri zaten kendi ağzıyla anlatan bölümler vardı. O bölümler gerçekten çok hoşuma gitti. Çünkü olaylar sadece başkarakter aracılığıyla anlatılmıyordu. Dediğim gibi tek eleştirim biraz daha gizemli olmamasıydı. Ama yine de başarılı bir gerilim kitabıydı. Kitabı elime alıp ilk bölümünü bitirdiğimde tedirgin olmadım değil. Çünkü katil avının ilk önce kafasını karıştırıyor ondan sonra da avına başlıyor. Tedirgin olmamak mümkün değil.

Yazar, size katilin kim olduğunu söyleyene kadar katili bulamıyorsunuz. Bunun bir sebebi var ama bunu söylersem okurken aklınıza gelecek bütün olası şüphelilerden şüphelenmeyi anında bırakırsınız yani size kocaman bir spoiler vermiş olurum o yüzden söylemeyeceğim ama okuyup fikrimi sormak isteyen olursa keyifle kitap üzerine konuşurum. Ölmesini hiç istemediğim iki karakter öldü, onlara çok üzüldüm. Hele de bir tanesinin ölürken belli bir sebepten çığlık bile atmaması kalbimi kırdı. Sebebini söylemeyeceğim ama çığlık atmamak için gerçekten iyi bir sebebi vardı.

Peki bu kitabı okumayı düşünüyor musunuz? Gerilim dolu kitapları sever misiniz? Yorumlarda buluşalım!

Genel anlamda türünün hakkını veren, insanı geren bir kitaptı. Ben okurken baya bir gerildim. Yazarın Anna Lola ve Isla serisini okumuştum. Onlar da çok güzeldi. Fakat yazara önerim gerilim türünde daha fazla eser vermesidir. Çünkü bu konuda, bu türde baya bir iyi. Kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

İnsanların sadece herkes mutsuz olduğunda iyi anlaşması üzücüydü.


Kızıl bir gündoğumu gökyüzünü aydınlatıyordu. Bu manzara duydukları korku ile öylesine zıttı ki sanki birileri onlarla alay ediyordu. 


Osborne dizel yakıt kokuyordu, tadı ise çaresizlik gibiydi ve mısır tarlaları okyanusuyla çevriliydi. Aptal mısırlar. Tonlarca mısır. 


İnsan bu türden bir acıyı yalnızca bir kez deneyimler; acı yine gelir ama bu kez daha sert bir yüzeyle karşılaşır. 


O sırada yapbozu fark etti. Gökyüzü kısmı yapılmıştı. Yapboz tamamlanmıştı. 


Haley'in kanı dondu. Yatakta komodine doğru döndü. Telefonu gitmişti ve onun yerinde tam göz hizasında, yumurta zamanlayıcısı vardı. Ötmeye başladı. 


Bilinmeyen fazlasıyla korkutucuydu. 


Her yerlerdelerdi. Onlar her yerdeydi. Terk edilenler ve geri kalanlar... 



21 Haziran 2021 Pazartesi

Genç Werther'in Acıları | Goethe

Haziran 21, 2021 14

Merhaba! Bugün Alman edebiyatının dünyaca ünlü, en önemli yazarlarından birisi olan Johann Wolfgang von Goethe'nin klasikleşmiş eseri Genç Werther'in Acıları'nı sizlerle paylaşıyorum. Ayın 4. kitabını da böylece bitirmiş oldum. Belki daha erken bitirebilirdim fakat okulların tekrar yüz yüze eğitimi başlamasıyla birkaç gün uzakta kaldım diyebilirim. Ama dün itibariyle kitabımızı bitirdim. Açıkçası kitabın her bir sayfasını postitlerle doldu. Kitabın türü sadece aşk değil; felsefik yönünün de ağır bastığını söylemem gerekir. Kitaba geçmeden önce duyurum var. Bu hafta Blogger Gazetesi kaldığı yerden devam edecek. Hatta çok önemli bir konuğumuz da var. Beklemede kalın, asla kaçırmayın derim.

Kitap günlük tarzıyla yazılmış. Yani Werther'in günlüklerini daha doğrusu mektuplarını yakın arkadaşı olan Wilhelm'e gönderiyor. Biz de bir nevi Wilhelm oluyoruz. Bana kalırsa mektup şeklinde değil de Werther'in ağzından olayları okusaydık daha güzel olurdu diye düşünüyorum. Çünkü gün gün ilerlediğinden bazen aralarında kopmalar yaşıyorsunuz. Kitabımız yani Karbon Yayınlarından çıkan bu eser 144 sayfadan oluşuyor. Bu 144 sayfada duygu çöküşleri olsun, hayal kırıklıkları olsun, beklentiler olsun, aşk olsun hepsi bir arada. Özellikle de kitapta en çok hoşuma giden şey bu hayal kırıklıkları ve çöküşler öyle güzel anlatılmış ki kitabı okurken Werther siz oluyorsunuz. Benzetmeler keza öyleydi. Bazı bölümlerde sıkıldığım oldu fakat o duygu çöküşlerinin ve hayata bakış açısının aniden değişmesiyle ilgiyi tekrardan üzerine çekti diyebilirim.

Kitabımıza geçmeden önce yazarımızla ilgili konuşmak isterim. Goethe, henüz yirmi beş yaşındayken yazdığı Genç Werther'in Acıları'nda, kısa bir süre önce Charlotte adlı genç bir kadınla yaşadığı mutsuz ilişkiden yola çıkmış. Edebiyat dünyasına, karşılıksız aşkıyla intihara sürüklenen "Romantik Kahraman"ı armağan eden bu büyüleyici mektup-roman, şiirselliği ve yaşama tutkulu bakışıyla okuyucuları mıknatıs gibi kendine çeker. Almanya'da bütün gençliği etkisi altına alan romanın, birçok intihara neden olduğu, Werther'in giydiği mavi frak, sarı yelek ve çizmelerin döneminde moda yarattığı, Napolyon'un bile kitabı sürekli yanında taşıdığı da söylenmektedir.

Kitabımızın konusu işe şöyle: Werther karşılıksız aşkın yaşadığı ıstırapları, yaşadığı mutsuzlukları, duygu çöküşlerini arkadaşına yazdığı mektuplarda dile getirmiş. Werther bir kasabaya gider ve nişanlı olan Lotte adında bir kıza aşık olur ve bu aşk kutsal, sonsuz ve onun için vazgeçilmez bir şey olur. Son derece duyarlı ve tutkulu bir genç ressam olan Werther'in, düşsel dostu Wilhelm'e yazdığı mektuplardan oluşan Genç Werther'in Acıları, edebiyatta akılcılığın yerini alan duygusallığın bir başyapıtıdır. 

Kitabı okurken ikide bir aklıma Behlül ve Bihter'in gelmesi peki? Tabii burada hikaye biraz daha farklı ama okurken sanki Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu'sunu okuyormuşçasına bir his bıraktı diyebilirim. Kitapta en çok dikkatimi çeken de şu oldu; Werther o kasabaya biraz uzaklaşmak biraz nefes almak için gitse de orada da bir aşka tutuldu. Bu aşk onun için kutsal oldu fakat onun için bir felakete dönüştü. Her ne kadar hayattan zevk olan Werther bu boşlukla beraber durdurulamaz bir bunalıma girdi. Özellikle de kitabın başındaki anlatımıyla kitabın sonlarına doğru anlatımı hem kapalı hem de hayatı sorgulayan bir dile dönüştü. En çok beğendiğim kısım da bu oldu. Çünkü o çöküşü iliklerinize kadar hissedebiliyorsunuz.

Peki siz Werther'in yerinde olmak ister miydiniz? Ya da Werther'in arkadaşı olsaydınız ona neler önerirdiniz? Yorumlarınızı merakla bekliyorum!

1771 yılında yazılmış bir kitabın hala günümüzde dilden dile dolaşması kitabın nasıl bir eser olduğu hakkında tahmin ettiren bir bilgi bence. Sizce de öyle değil mi? Kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

Değerli dostum, insanın kalbini anlamak olanaksız bir şey!


Biz insanlar şikâyet etmeyi pek severiz, diye giriştim, iyi günler ne kadar az, kötü günlerse ne kadar fazla deriz, ama sanırım bunda çoğun haksızız. Tanrı'nın bize her gün verdiği iyi şeylerden zevk almak için, hep açık kalpli olsaydık, başımıza geldiği zaman kötüye katlanmak için de yeterince gücümüz olurdu.


Bana buradaki insanların nasıl olduğunu sorarsan, yanıtım şu: her yerdeki gibi! İnsan denilen varlık tek tip. 


Yalnızken, hayal gücümüz devreye girip bizi kanatlarının üzerine alarak kendimizi herkesten daha aşağıdaymışız gibi hissettirir. Her şey normalde olduğundan daha yüce, bizden daha üstün görünür. 


İnsanın kendini ve çevresindekileri kemirip durmadığı tek bir an yoktur. Farkında bile olmadan her şeyi yıkar geçer. En masum yürüyüş bile, binlerce zavallı böceğin ölümüne neden olur. 


İnsanlar sırf başkalarının fikirlerine olan saygılarından, kendi dileklerini ve isteklerini düşünmeden, paranın, onurun ve diğer gösterişlerin peşinden koşuyorlar. Bu tam bir ahmaklık! 


Eşit olmadığımızı, olamayacağımızı çok iyi biliyorum, ancak saygı görmek adına alt tabaka insanlarından kendini uzak tutmak gerektiğine inan kişi, yenilgiden korktuğu için düşmandan saklanan bir korkak kadar eleştiriyi hak eder. 


Şu kadarı var ki büyük bir kalbin size açıldığını görmek kadar ince ve derin bir zevk olamaz. 



16 Haziran 2021 Çarşamba

Hadi Ama Baba! | Christine Nöstlinger

Haziran 16, 2021 8

Herkese yeniden merhaba! Bugün biraz farklı bir türden kitap paylaşmak istedim. Gençlik romanlarını her ne kadar çok okumadığım bir tür olsa da şans vermemek elde değil. Tabii ki aralarında güzel dediğim kitaplar çıkıyor. Christine Nöstlinger'in Hadi Ama Baba! kitabı da bu türe rahatlıkla giriyor. İki gün önce Instagram'dan yorumumu paylaşmıştım. Aslında önceden yani buradan paylaşmadan Instagram hesabımdan paylaşmıyorum. Ama önceden okuduğum bir kitap olduğundan dolayı önce o hesaptan paylaşmak istedim. Oradan da güzel yorumlarını esirgemeyen sevgili arkadaşlarıma teşekkür ederek kitabımızı incelemeye başlayabiliriz artık.

Açıkçası beğenerek okuduğum bir kitap değildi. Zaten kitabı önceden okumuştum. Tabii o zamanlarda kitap ilgimi çekmişti. Eğer 13-15 yaşlarında bir okursanız tavsiye ederim fakat bu yaş dışında okurların pek beğeneceğini garanti veremem. Belki beğenirseniz. Yazarın diğer kitaplarını tabii bu kitabı okuduktan sonra bakmadım ama not aldığım bir yazar diyebilirim. Örneğin ''Konuk Değil Baş Belası'' çok güzel ve eğlenceli bir kitaptı. Fakat aynı cümle bu kitap için geçerli değil maalesef. Çerezlik ve hoş bir kitap ama biraz sıkıcı. Şimdiden söyleyeyim. Kitabımızın konusu ise şöyle başlıyor: Gazeteci annesiyle Viyana'da yaşayan Feli mutlu bir gençtir. Annesiyle grafik tasarım firması sahibi babası boşanalı epey olmuştur. Feli'nin yaşamı, arkadaşları ve özellikle yakışıklı Lorenz sayesinde oldukça renklidir. Derken bir gün annesinin, aldığı cazip bir iş teklifi nedeniyle Almanya'ya gideceklerini ve Münih'e yerleşeceklerini öğrenir. Feli, Münih'e gitmeyecektir! Bunun için tek çare, babasıyla oturabilmesidir. Oysa, babasının yaşamında Feli'ye yer yoktur...

Peki siz bu kitabı okudunuz mu? Eğer okuduysanız düşünceleriniz neler, gençlik romanları hakkında neler düşünüyorsunuz? Hak ettiği değeri alabiliyor mu? Yorumlarda buluşalım!

Tüm dünyanın severek okuduğu ödüllü yazar Christine Nöstlinger, günümüzde sayıları giderek artan ayrılmış aileler ve bu ailelerde büyüyen çocukların sorunlarını oldukça genç bir dille ve muzip bir kararlılıkla ele alıyor. Yazar, diğer kitaplarında olduğu gibi, bu kitabında da güçlü bir sosyal eleştiri sunuyor. Yetişkinlerle gençlerin birlikte okuyup, uzun süre keyifle tartışabilecekleri bir başyapıt olarak değerlendirebilir. Kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

İnsan çocuklardan anlamıyorsa, öğretmen olmamalı!


Hiçbir şey kesinlikle olması gerektiği gibi yürümüyor; bu yüzden alışılmışın epeyce dışında bir gece geçiriyorum... 



 

7 Haziran 2021 Pazartesi

Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi | F. Scott Fitzgerald

Haziran 07, 2021 12

Dopdolu bir aydan herkese merhaba! Bugün bir daha ''tufah'' hikaye ile karşınızdayım. Dr. Jekyll ile Bay Hyde'in Tuhaf Hikayesi kadar bilim kurgu ve fantastik olmasa da kısa ve bir o kadar etkileyici bir kitaptı diyebilirim. Kitabımıza geçmeden önce tekrardan duyurmak isterim ki kitaplar açısından Instagram hesabım üzerinden daha çok aktifim. Eğer sayfamı oradan da takip etmek isterseniz yukarı yer alan sosyal medya ikonlarının üstüne tıklayarak ya da ''konumuzkitapp'' adını yazarak hesabıma kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Orada bolca soru-cevap etkinliği ve okuduğumuz kitaplar üzerinden birçok etkinlik yapıyoruz. Takip etmeyi unutmayın diyerek muhteşem bir kitaba geçiş yapıyoruz!

F. Scott Fitzgerald'ın Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi'ni, Mark Twain'in şu sözü esinlemişti: ''Hayatın en iyi kısmının başta, en kötü kısmının da sonda olması ne yazık.'' Bu söz kitaba dair yapılan yorumlarının en iyisi diyebilirim. Öncelikle bu sözle kitabı özetlemek mümkün. Zira yaşlanma üzerine yazılmış bu nükteli, fantastik hiciv, Hollywood'un da dikkatinden kaçmamış, 2008 yılında vizyona giren film uyarlaması büyük bir ilgi görmüştü. Her ne kadar filmini izlesem de aynı tadı maalesef alamıyorum. Çünkü okurken Fitzgerald'ın birçok betimlemeleri ve kitapta geçen birçok olayın var olmadığını fark ediyorum. Bu yüzden eğer bu kitabı okumadıysanız filmini izlemenizi önermem. İlk başta kitabı okumanızı tavsiye ederim. 

Yazarımızı araştırırken çok ilginç bir şey fark ettim. Fitzgerald, doğumundan beri gerçekleşen önemli olayları kronolojik olarak kaydettiği 1910-1911 yılları itibarıyla yıllık özet tuttuğu kaynaklar varmış. Bu kaynakların -bir nevi defterler diyelim- her bir yılı özetleyici bir cümleyle belirtmiş. Örneğin: on dört yaşını, ''Çok olaylı ama bir o kadar tehlikeli.'' sözüyle özetlemiş o yılını. Hayat hikayesini okurken bir ara şaşırmıştım yazar ile ilgili nasıl bu kadar detaylı bilgiler var diye. Nedeni ise hayatındaki önemli olayları not tuttuğundan dolayı pek çok bilgi mevcutmuş. Açıkçası her yılını özellikle de eserlerini yayınladığı yaştaki özetler çok etkileyiciydi. Bir açıp okumanızı tavsiye ederim.

Kitabımıza gelecek olursak güzel ve kısa bir hikayeydi. Gün içinde bitirdim diyebilirim. Çerezlik bir kitap arıyorsanız Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi tam size göre. Kitabımız da işte böyle başlıyor; Heyecanla beklenen sıradan bir doğum, ölümün hemen eşiğinde bırakır ''küçük'' Benjamin'i Baltimore’daki hastane odasına. Anne ve babasının onu gördüklerinde yaşadıkları hayreti giderecek hiçbir açıklaması yoktur doktorların. Hiç de sıradan olmayan bu yetmişlik koca bebeği ne yapacaklarını ya da çevrelerine nasıl açıklayacaklarını bilemez hâlde hastaneden ayrılırlarken başlar işte Benjamin Button'ın Tuhaf Hikâyesi. Fitzgerald, 20. yüzyıl Amerikan ve dünya edebiyatının en önemli isimlerinden.

Peki Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesini okudunuz mu? Eğer okuduysanız Benjamin Button'ın yerinde olmak ister miydiniz? Yorumlarda buluşalım!

Ünlü eseri Muhteşem Gatsby'nin yanı sıra birçok önemli esere imza atmış olan Fitzgerald, zekice bir kurguyla oluşturduğu Benjamin Button'ın Tuhaf Hikâyesi'nde zaman kavramı ve sıradan sosyal hayatlarımız üzerine okuru düşünmeye davet etmektedir. Kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

Hayatlarımızı bazen yakaladığımız fırsatlar belirler. Bazen de kaçırdığımız.


Herkes hayata senin gibi baksaydı dünya nasıl bir yer olurdu hiç düşündün mü? 


Benim için kitaplar, insanlardan çok daha değerliler.


Yirmi beşlikler fazla dünya işlerine dalıyor, otuzundakiler çalışmaktan solup gitmiş oluyor; kırk.. bitmeyen uzun hikayelerin yaşı; altmış ise.. yetmişe çok yakın; ama elli en olgun yaş.. 


Tepeden tırnağa ürperdi. Onu korkunç, alışılmadık bir kader bekliyordu anlaşılan. 


Sizin gibi enerjik ve yaşam dolu gençlerin önünde parlak bir gelecek var. 


Günün birinde her birimizin üstüne çöken ve sonuna kadar da bizimle kalan ebedi uyuşukluk çoktan yutmuştu onu. 



 

5 Haziran 2021 Cumartesi

Dr. Jekyll ile Bay Hyde'in Tuhaf Hikayesi | Robert Louis Stevenson

Haziran 05, 2021 10

Herkese yeniden merhaba dostlarım! Ayın ikinci kitabı ile karşınızdayım. Geçen ay pek de istediğim gibi bir verim alamadığım için bu ay sıkı bir planlama yaptım. Umarım gerçekleştirebilirim. Peki sizlerin okuma günleri nasıl gidiyor? Okuduğunuz bir kitap var mı? Yorumlarda belirtirseniz çok mutlu olurum. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi Karbon Yayınlarının cep boy kitaplarından birisini okudum. Geçen ay yaptığım kitap alışverişimde olan Dr. Jekyll ile Bay Hyde'in Tuhaf Hikayesi'ne başlama kararı aldım. Daha doğrusu bu kararı kardeşim İlayda verdi. Zaten alışverişi yaptığımız zaman kitabı öneren İlayda idi. Ben de baya bir merak etmiştim açıkçası. Okuduğumda da iyi ki okumuşum dediğim kitaplardan birisi oldu kendisi. 

Kitabımız 108 sayfadan 10 bölümden oluşuyor. Kitaba geçmeden önce kısacık bir yazarın otobiyografisini okuyoruz. İskoç Yazar Robert Louis Stevenson'u ben bu kitapla tanıdım desem yerinde olur. Çünkü daha önce hiç adını duymamıştım. Tabii ki bu eşsiz eseri bitirdikten sonra diğer eserlerine de bakmadım değil. Hemen araştırmaya geçtim. Sade ve akıcı bir dili var. Klasiklerin aksine okuyunca hiç sıkılmıyorsunuz. Hatta bölümler öyle hızlı akıyor ki bir bakmışsınız kitabın yarısına bile gelmişsiniz. Aslında kitabın ortaya nasıl çıktığının da bir hikayesi var. Dr. Jekyll ile Bay Hyde'ın Tuhaf Hikayesi, yazarın kâbuslarından esinlenerek kaleme aldığı eseridir. Stevenson yinelenen kâbuslarında çifte yaşam sürmekte; gündüzleri saygın bir doktor olarak çalışırken geceleri sokaklarda gezinmektedir. Tabii ki de yazarımız bu kabuslarını kaleme aktarılarak dikkat çekici bir başyapıtı ortaya çıkarır. 1886 yılında eseri yayımlandığında İngiltere ve Amerika'yı kasıp kavuran yapıt, çok sayıda tiyatro ve sinema uyarlamasıyla bir popüler kültür efsanesine dönüşerek günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca eserinin ilk taslağını eşine gösterince beklediğinden çok farklı bir tepki almasından sonra bütün kâğıtları şömineye atarak yakmıştır. Sonrasında Bay Hyde kendisine musallat olmuş olacak ki kalemi yeniden eline alarak kitabın büyük bir çoğunluğunu üç gün içinde yazmıştır. Gerçekten olağanüstü! 

Kitabımıza gelecek olursak insanın ikili doğasını çarpıcı bir biçimde gözler önüne seren bu korku dolu bilim kurgu hikâyesini okurken, kendinizi Viktorya Dönemi'nde Londra'nın puslu, gece lambalarıyla aydınlatılmış, esrarengiz sokaklarında bulacaksınız. Zaten yazarın betimlemeleri sizi sarıp sarmalayacak. Ne çok aşırı ne de çok gereksiz betimlemeler var. Onun anlatımıyla sanki Londra'nın o puslu sokaklarında geziyormuşsunuz gibi gelecek. Gerçekten muazzam. Ayrıca kitabı okurken sanki  bir Sherlock Holmes macerasına atılmışım gibi geldi. Ayrıca o değişim bölümlerini okurken de kendimi Phantom Operası'nda buldum. O his de olaya daha çok bağladı diyebilirim.

Bu sefer de yazarımızdan bir soru gelsin! İyilik ve kötülük arasında bir sarkaçta sallanıp duran insan, aslında iblis mi melek mi? Okuyucuyu cevabı zor bir soru bekliyor. Bakalım cevaplarınız merakla bekliyorum!

Dediğim gibi bilim kurgu korku türündeki bu eşsiz eseri okumadıysanız kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. O zaman kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

Aklını mı kullanacaksın, yoksa merakının rüzgârına mı kapılacaksın?


İkiyüzlülük içime işlemiş olsa da asla bir sahtekar değildim; her iki yüzüm de samimiydi. 


Sahip olduğum güç bana o kadar çekici geldi ki... Sonunda onun kölesi oldum. 


Eğer ben günahkarların en başında geleniysem, acı çekenlerin de en başında geleni olmalıydım. 


Bu dünyanın böylesine dayanılmaz acılar ve dehşetler barındıran bir yer olduğunu düşünemedim. 


Yaşam güzeldi; onu sevdim; evet, efendim, yaşamı  severdim. Bazen her şeyi bilseydik, bu dünyadan göçüp gideceğimiz için sevinirdik diye düşünüyorum.


İnsanın gerçekten bir değil, iki kişiliği olduğu kanısına varmıştım. 



 

2 Haziran 2021 Çarşamba

Altı Yıl | Harlan Coben

Haziran 02, 2021 16

Herkese yeniden merhaba! Uzun zamandır paylaşmadığım kitap önerilerimi bugün sizlerle paylaşıyorum. Mayıs ayı okuma konusunda benim için kötü bir ay oldu. Fakat Haziran bomba gibi geliyor diyebilirim. Bu ay sizlere muhteşem kitapları buluşturmayı planlıyorum. Umarım bu isteğimi gerçekleştirebilirim. Burada pek kitap açısından aktif olamasam da Instagram hesabım üzerinden baya bir aktifim. Anketler olsun soru cevap olsun kitaplar üzerinden tartışmalarımız ve okuma günlüklerimiz daha aktif. Eğer beni takip etmiyorsan aşağıdaki sosyal medya bölümünden takip edebilirsin. Peki sizler nasılsınız? Nasıl gidiyor okumalar? Yorumlarda yazmayı unutmayın! Haydi bu ayın ilk kitabına geçiş yapalım!

Harlan Coben'den okuduğum en iyi kitap olarak başlamam yanlış olmaz diyebilirim. Tabii bu spesifik olarak Coben'den okuduğum ikinci kitap. Yani diğer kitaplarını kıyaslamadan ilk okuduğum Yüksek Gerilim'den bu çıkarımı yapıyorum. Yüksek Gerilim'in yorumunu okumak için buraya tıklayabilirsin. Dediğim gibi Yüksek Gerilim okurken olaya tam olarak bir bağ kuramamıştım. Kötü müydü, asla değildi. Polisiye gerilim hayranı olarak zaten Harlan Coben'i yakından takip ediyorum. Altı Yıl'da kardeşim Aleyna sayesinde tanıştığım bir kitap oldu. Tabii ki ilk önce Aleyna okudu. Okuduğu anda (o sırada ben de Altıncı Koğuş'u okuyordum) bana gelerek: ''Kesinlikle okumalısın. Çokkk güzeldi!'' diyerek kitaba karşı olan hayranlığını bana bildirdi. Kitabı öve öve bitiremedi. Tabii ki ben de o sırada okuduğum kitabı bitirdikten sonra sıralamayı değiştirerek Altı Yıl'a başlamaya karar verdim. Şu an düşünüyorum ki iyi ki böyle karar vermişim. Çünkü hiç pişman olmadım.

Kitap 400 sayfa ve 36 bölümden oluşuyor. İlk bakışta biraz göze korkutucu gelse de bir çırpıda okunan çerez kitaplardan kendisi. Her bölüm ayrı bir heyecan diyebilirim. Ama 36 bölüm nasıl bir bölüm derseniz, her bölüm büyük bir merakla bitiyor, büyük bir heyecanla başlıyor. Bölüm sayısının fazla olması biraz göze korkutucu gelebilir fakat bir yarım saat oturup okumaya başladığınızda çoktan yarısını hatta yarısından fazlasını bitirdiğinizi fark ettiğinizde şaşıracaksınız. Açıkçası ben de o etkiyi yarattı. Polisiye gerilim türüne hayran olan birisi olarak Harlan Coben'den bu kadar efsane bir olayı nasıl kurguladığını çok merak ediyorum. Spoiler vermemek adına şu an çırpınsam da tek şunu itiraf edebilirim ki kitabın son sayfasına kadar hiçbir şey belli olmuyor. Kurgusal açıdan bu kadar profesyonelce düşünülüp yazılan bir kitap çok az vardır. Harlan Coben'in Altı Yılı da bu kategoriye aday.

Kitabın konusuna gelecek olursak; Başarılı bir öğretim görevlisi olan Jake Fisher tezini yazmak üzere gittiği yaz kampında Natalie adındaki ressamla tanışır. Birbirlerine ilk görüşte âşık olurlar fakat Natalie yaz sonunda Jake'ten nedensizce ayrılıp eski sevgilisi olduğunu söylediği Todd ile evlenir. Genç adam olan bitene inanabilmek için düğüne gitse de aradığı cevabı bir türlü bulamamıştır. Yine de Natalie'ye onları rahat bırakacağına dair söz verir. Altı yıl sonra Jake ofiste öğrencisiyle görüşme yaptığı esnada bir ölüm ilanı görür. Bu ilan Natalie'nin kocası Todd'a aittir. Jake yıllar sonra eski aşkını görme umuduyla cenazeye gitmeye karar verir ancak cenazede gördüğü kişi o değildir. Üstelik yaslı dul, Todd'la on yılı aşkın süredir evlidir ve Natalie'yi tanımamaktadır. Bunun üzerine Jake olayın üstüne gitmeye karar verir. İlk olarak hayatının aşkıyla tanıştığı kampa gider fakat kasabadakiler orada bir kampın hiçbir zaman olmadığını buranın yıllardır bir çiftlik olduğunu söylemektedirler.

Olayı araştırdıkça hayatını büyük bir tehlikeye attığını anlayan Fisher, hiç ummadığı tuhaflıklarla karşılaşır ve aslında en yakınındaki insanların bile kendisinden yıllardır sakladığı gerçekleri gün yüzüne çıkarmak üzeredir...

Peki sorum sizlere gelsin: Harlan Coben'in herhangi bir kitabını okudunuz mu? Eğer okuduysanız bu kitap hangisi? Yorumlarınızı merakla bekliyorum...

Dediğim gibi bir şans vermelisiniz. Ayrıca benim gibi polisiye gerilim hayranı iseniz kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

İlk görüşte aşka inanır mısınız? Ben de inanmam. Ancak ilk görüşte büyük, yalnızca fiziksel olmanın ötesinde bir çekime inanırım.


Suçlu bulunmamakla masum bulunmak arasında büyük fark vardır. 


Umut acımasızdır. Umut fiziksel acıyı geri getirir. 


İnsanın bir şeyi gerçekten istediğinde mantığına uygun kılabilmesi ne kadar hayret verici.


Hepimizin kendine özgü hayalleri, umutları, arzuları ve kalp kırıklıkları vardır. Hepimizin kendine has çılgınlıkları vardır. 


Her ikimiz de normal hayatımızdan ve bunun getirdiği her türlü sıradanlıktan uzak olduğumuzdan, ilişkimizin gerçeküstü bir kalitesi oldu. Belki de onu böylesine mükemmel kılan buydu. 


Arka sırada oturup hayatım boyunca seveceğim tek kadının başka bir adamla evlenmesini seyrettim.