24 Temmuz 2021 Cumartesi

Dönüşüm | Franz Kafka

Temmuz 24, 2021 18

Herkese yeniden merhaba! Temmuz ayının beşinci kitabı karşınızda. Güzel ve bir o kadar kısa bir hikayeydi. Klasikler içerisinden en merak ettiğim kitaplardan birisiydi diyebilirim. Temmuz için ilk dünya klasiği Franz Kafka'dan Dönüşüm oldu. Ayrıca Kafka'dan okuduğum ikinci kitap. İlk kitabım Bir Köpeğin Araştırmaları'ydı. Onun yorumu için buraya tıklamanız yeterli. Peki sizlerin Temmuz ayı nasıl geçiyor? Okumalar nasıl, hangi kitapları okuyorsunuz. Yorumlarda belirtirseniz çok memnun olurum. Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Franz Kafka'nın o unutulmaz cümlesi... Dönüşüm denilince akla ilk gelen o cümleden sonra gerçekleşenler peki? Hayatta her insanın kendini Gregor Samsa gibi hissettiği zamanlar olmuştur.

Franz Kafka'nın sembolizmin ve soyut düşüncenin dibine vurduğu bir hikaye diyebiliriz. Orijinal adı "Die Verwandlung" olan Dönüşüm Franz Kafka'nın en çok okunan eseridir. Gregor Samsa adlı karakterle böcek metaforu üzerinden mesaj vermeye çalışır yazar bizlere. Sayfa sayısı az olmasına rağmen içerdiği itibariyle güzel ve bir o kadar anlamlı bir kitaptır. Franz Kafka özellikle de bu eserinde sembolizme geniş bir yer vermiş. Açıklamak gerekirse; sembolizmin amacı aktarılmak istenen düşünce veya duyguyu semboller üzerinden anlatılmasına denilir. Kafka da bizlere bunu bir böceğe dönüşen Gregor Samsa tarafından aktarır. Ayrıca Kitap çoğu eleştirmene göre babasının Kafka'yı edebiyata olan merakından dolayı ailenin böceği olarak suçlaması, aile tarafından reddediliş hikayesini Dönüşüm ile anlatmasına dayanır. Kitaptaki karakterin de kendisi olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca farklı olanın toplum tarafından dışlandığı, hayatta kalmak için toplumsal kalıpları aşmamak gerektiğini de sık sık vurgulamıştır.

Konusu da yukarı değindiğim gibi bir sabah Samsa'nın bir böceğe dönüşmesi ve sonrasında yaşanan olaylar anlatılmaktadır. Özellikle de bu dönüşümden sonra aktardığı o düşünceler, ailenin ona karşı artık eskisi gibi davranmaması, toplumsal kalıpları aşmamak gerektiği, insan kullanıldıktan sonra değeri bilinmemesi gibi pek çok mesaj veriyor diyebiliriz. Sonuçta günümüzde de aynısı değil mi? Açıkçası kitabı okurken hiç de yabancılaşma hissetmedim. Çünkü günümüzde de insanlar öyle. Herkes birbirini kullanıyor ve ne zaman çıkar ilişkisi bitse o aradaki bağ da yok olup gidiyor. Genel olarak baktığımızda Franz Kafka belki bambaşka bir şey anlatmak istiyordur. Çünkü sembolizmin amacı budur. Anlam açıkça verilmez. Okuyucunun yorumuna, hayal dünyasında şekillenir ve vücut bulur. Tabii ki bu eseriyle ilgili de yukarıda da bahsettiğim gibi birçok rivayet vardır. 

Genel olarak en çok mantıklı bulduğum; tarihin ve edebiyatın her zaman içe içe olmasından dolayı o dönemin zorlu şartlarını da anlatıyor olabilir Kafka. Çünkü kendisi bir Yuhudi ve o dönemin sınırları içerisinde olan Prag'da dünyaya gelmiş. Bildiğiniz gibi bir iki kitap öncesinde Auschwitz Kütüphanecisi adlı bir kitabı okumuştum. Orada da baş karakterimiz olan Dita Kraus Prag'da doğup büyümüştü. O dönemde de o bölgede bir Nazi hareketliliği vardı. Hatta Kafka'nın yakın arkadaşı olan Doktor Utitz o vahşi kamptadır. Kitabın o bölümünde diyor ki; ''Ve Doktor Utitz o zamanlar Franz'ın kız kardeşleri Elli ve Valli Kafka'nın bir süre sonra Chelmno'daki toplama kampının gaz odalarında can vereceğini, en küçükleri Ottla'nın da Auschwitz-Birkenau'da Zyklon gazıyla katledileceğini bilemezdi henüz.'' 

Zaten Auschwitz Kütüphanecisi'nde en çok dikkatimi çeken bir söz vardı; ''Aslında Dönüşüm'ün yazarı, olacakları herkesten önce tahmin etmişti: İnsanların bir gece içinde canavar yaratıklara dönüşebileceğini görmüştü.'' Gerçekten de öyle...

Kitabı okuyup bitirdikten sonra uzun uzun düşündüm. Aslında bizler de bu dönüşümün bir parçasıyız. Hayatın ilk gününden son gününe kadar bu dönüşümümüz devam etmekte ve ediyor. Hayata bakış açımız, zevklerimiz, görüşlerimiz, farklılıklarımız, duygularımız... Hep bir dönüşüm içerisinde. Bazılarına göre bu dönüşüm bir hayatın parçası; bazılarına göre bu dönüşüm bir canavar! Bu yorum da yine sizlere bağlı. Kitaptaki dönüşüm bambaşka ve içler acısı. Evin sayılan ve sevilen birisinden küçücük korkulan bir böceğe dönüşmek. Git gide ilgi ve alakanın sizden çekilmesi ve hor görülmeniz. İlk başta kabulleniş sonrasında isyan. Hayat da böyle değil mi? Dönüşüm benim açımdan Franz Kafka'ya ait esrarengiz bir kaçış romanı. Nereye kaçarsan kaç, nereye saklanırsan saklan kurtulamayacağın bir lanet. Öyle ki, dönüşümün nedeninin bile hiç sorgulanmadığı, aynen kabullenildiği bir kaçış. Eski günlerin özlemi, ailenin seni dışlaması ve bir böcekten farksız fakat aynı zamanda bir böcek olarak hayata tutunma çabası...

Peki sizler neler düşünüyorsunuz? Dönüşüm denilince aklınız ilk gelen şey nedir? Siz Gregor Samsa'nın yerinde olsaydınız neler yapardınız? Yorumlarda buluşalım!

Yazdıklarımı okuduğumda çok mu derin mevzulara daldım diye düşündüm açıkçası. Ama bunu nasıl sadeleştireceğimi bulamadım. Çünkü bu klasik eser öyle güçlü öyle dopdolu ki... Bir konudan diğer konu, oradan bambaşka bir konu açılıveriyor. Umarım sizler için de sıkıcı olmamıştır. Kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor.


Bir çıkmazın içerisindeyim, ama bu çıkmazdan kurtulacağım. Fakat zor olan bu durumumu daha da zorlaştırmayın. 


Sürekli değişen hiç süreklilik kazanmayan asla samimileşmeyen insan ilişkileri. Yerin dibine batsın.


Beni üzecek gücü sana verdiğim için kendimden özür dilerim. 


'Erken kalkmak' diye düşündü, insanı bir hayli aptallaştırıyor. İnsan uykusunu iyi almalı. 


Ölmekten müthiş bir şekilde korkuyordu çünkü henüz gerçek anlamda yaşamamıştı. 


Hata yapabilirsin, bu sorun değil. Sorun olan; hata da ısrar etmendir. 


Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. 



22 Temmuz 2021 Perşembe

Diyet - Forsa - Teselli - Kütük - Nakarat | Ömer Seyfettin

Temmuz 22, 2021 10

Herkese yeniden merhaba! Bugün edebiyat alanındaki ününü 1911'de Genç Kalemler dergisinde yayımlanan hikâyeleriyle kazanan, edebiyat uzmanlarınca Türk hikâyeciliğinin Maupassant’ı olan Ömer Seyfettin'in beş güzel hikayesini sizlerle paylaşıyorum. Karbon Kitaplar Ömer Seyfettin'in en çok okunan hikayelerinden seçme yaparak bu kitapta toplamışlar. Bana kalırsa böyle kısa kısa hikayelerin bir kitapta toplanması daha güzel oluyor. Çünkü Ömer Seyfettin'in hikayeleri öz ve kısa. Açıkçası bu hikayelerinin birçoğunu ilkokul çağındayken okutuluyor fakat aralarında okumadığım birkaç hikaye vardı. Bu kitapla da onları da okumuş oldum. Öyleyse geçelim kitabımıza!

Aslında Ömer Seyfettin'i okuma kararım tamamıyla edebiyat öğretmenimin online derste Ömer Seyfettin'i anlatırken onun bir çocuk hikayecisi olmadığını, ilkokul çağlarındaki çocukların Seyfettin'in anlattığı hikayeleri tam olarak algılayamamasından dolayı bir konu açılmıştı. Bu konuya da örnek olarak Diyet adlı hikayesini örnek vermişti öğretmenim. Sonuçta hikayede adam diyetini (borç) ödemek için kolunu kütük ile kesiyor. Şimdi gelin de bu hikayeyi bir ilkokul çocuğuna anlatın. O gün derste bu konuyla ilgili konuşmalardan sonra hikayenin geri kalanını merak ettiğimden hemen sipariş verdim. Okuduğumda da öğretmenimin ne demek istediğini kolayca anlamış oldum. Buradan da duyuru; Ömer Seyfettin bir çocuk yazarı değildir. Bazı hikayeleri ilkokul çocuğuna uygun olabiliri fakat Diyet gibi bir hikaye kesinlikle uygun olmayacaktır. Kitabımızda beş hikaye olduğundan dolayı hepsinden ayrı ayrı bahsetmek istiyorum. Beş hikayenin kısa kısa özetleri ve anlaşılması kolay olsun diye birbirinden ayırdım. Keyifli okumalar!

Diyet
Ömer Seyfettin’in hikâyelerine konu aldığı meçhul kahramanlardan biri de kılıç ustası Koca Ali’dir. Alçakgönüllülük ve fedakârlığın numuneleri olan bu kahramanlar, Müslüman Türk insanının ahlaki tutunuşlarını gösteren örnekler olarak anlatılır. Koca Ali’nin ödediği diyet borcu, bu örnekliğin en çarpıcı olanlarından biridir. Açıkçası Diyet, bir kimseye bağlı kalmanın yakıcı azabını gözler önüne seren ders verici mükemmel bir Ömer Seyfettin hikayesi.

Forsa
Kara Memiş, namı Osmanlı denizcileri arasında yayılmış bir deniz askeridir. Bir gün Malta adası kuşatmasında Kara Memiş esir alınır. Zaman içerisinde Maltalı deniz korsanları tarafından yıllarca gemilerde forsa olarak çalıştırılır ve yaşlanınca korsanlar tarafından adada başı boş bir şekilde bırakılır. Kara Memiş 40 yıl boyunca her zaman Türk denizcilerin geleceğini hayal eder. Rüyasında gelen Türk gemileri yardımıyla içinde bulunduğu tutsaklıktan kurtulduğunu görür. Yine bir gün aynı rüyayı gördüğü sırada rüyası gerçek olur ve Türk gemileri gerçekten gelir. Gelen gemilerin yanına gider ve askerlere kendisini tanıtır. Kendisinin eski Osmanlı Denizcisi Kara Memiş olduğundan bahseder ve askerler bu durumu kaptanlarına iletirler. Kara Memiş kaptanın yanına götürülür ve bu sefer de kendisini kaptana tanıtır. Bunu duyan Turgut kaptan onun esir tutulduğu kırk yıl süresince tüm halkın onu merak ettiğini ve Kara Memiş’in kolundaki izi göstererek kendisinin onun oğlu olduğunu söyler. Kara Memiş kırk yıllık esaretinden  kurtulurken kırk yıl sonra oğluna da kavuşur.

Teselli
Osmanlı kumandanı İskender Paşa, hiç beklemediği bir anda şahın oğlu İsmail Mirza'nın pususuna düşerek savunmakta olduğunu Erçiş ve Ahlat'ı düşmana terk etmek mecburiyetinde kalmıştı. Acımasızlığıyla tanınan İsmail Mirza, Erciş Kalesi'nin kapılarından Şehre girer girmez çoluk çocuk, kadın, ihtiyar hepsini yok etmiş, bir tek canlıya olsun aman vermemişti. İskender Paşa, bu gafletinin ölümle cezalandırılacağını gayet iyi bilmekteydi. Büyük hatasından dolayı hayatının sona ereceğini bekleyen paşa, daha önceki büyük hizmetlerinin karşılığı olarak paşanın kendisine gönderdiği hediyeyi görünce şaşırdı. Sapıyla kını som altından olan kılıcı dualarla öperken, Acem şahına kaybettiği savaşın tesellisini yaşıyordu. Artık bundan böyle bu değerli kılıcı hak uğrunda, hakikat uğrunda sallayacaktı... Çünkü padişahın büyük armağanı, İskender Paşa'nın yegane tesellisiydi.

Kütük
Arslan Bey hayatını Osmanlıların hâkimiyet sahasını genişletmeye adamış cesur ve akıllı bir Türk beyidir. Düşmanlar onunla karşılaşmak istemekte yakınlardaki kaleler her an korkusu ile yaşamaktadır.  Aslan Bey  ordusu ile birlikte yeni topraklar kazanırken onun savaş becerisini ve ordusunun gücünü ve büyüklüğünü  gören düşman ordular onunla karşılaşmak istememektedirler. Arslan Bey, Borsem dağları içindeki Dregley Kalesi'ne gelir ve kaleyi ele geçirmek için askerleri ile birlikte kuşanır. Arslan Bey bu kaleyi  bir kurşun bile atmadan ve kimseyi öldürmeden  ele geçirmek istemektedir ve planını herkesten bir sır gibi saklamaktadır. Arslan Bey ve ordusu kaleyi kuşatmak için kale önüne geldiklerinde tercüman aracılığıyla kaledekilere teslim olmalarını ve buraya elli manda ile getirdiği büyük bir topun olduğunu, iki güllesiyle kaleyi tuz buz edeceğini söyler. Bunu duyan düşmanlar çok korkup  hemen gelip teslim olurlar. Fakat Arslan Bey düşmanları kandırmayı bilmiştir. Çünkü bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış  kocaman bir kütükten başkası değildir. Düşman askerleri bunu öğrenince çok şaşırırlar ve hikayemiz burada biter.

Nakarat
Türk subayımız başından geçen olayları bir deftere not eder. Bu hikaye subayımızın notlarından oluşur. Subayımız çok hayalperest birisidir. Görevini başka bir yerde yapmak için komutanına rica da bulunur. Küçük bir Bulgar köyünde görev alır. Subayımız burada da rahat durmaz. Sıkılganlığı, vurdumduymazlığı, olayları umursamayışı devam eder. Bir zaman sonra bu köyden sıkılmaya başlar. Bu sıkılganlığı en üst seviyeye çıktığı bir gün bir kadın sesi duyar. Sesin sahibini çok merak eder. Kız karşı evde oturan bir Bulgar güzelidir. Subayımız kızı görür görmez aşık olur. Kız da subayımızdan hoşlanmıştır. Kız evin penceresine çıkar ve bağıra bağıra şarkı söyler. Subayımız da kızın söylediği şarkıyı kendi kafasında çevirir. Bu bir aşk şarkısıdır der. Kızla tanıştıktan sonra artık görev yaptığı köy sıkıcı hal almaktan uzaklaşır. Kızı görmeden bir gün bile geçirmek istemez. Önemli görevler haricinde kaldığı yerden çıkmaz ve kızı seyreder. Subayımızın tayini çıkar. Gideceği için çok üzgündür. Sevdiği kızı burada bırakacaktır. Kızın pencereye çıkıp bağıra bağıra söylediği o şarkıyı merak eder ve esnafın birine çeviri yaptırır. Duydukları karşısında şok geçirir. Kızın aşk şarkıları söylediğini zanneden subayımız kızın aslında “İstanbul bizim olacak” dediğini öğrenir. Beyninden vurulur ve kızın aşkı yüzünden aksattığı görevleri düşünür ve çok pişman olur.

Peki aralarından en çok hangi hikayeyi beğendiniz? Ömer Seyfettin'in hikayelerini okumayı seviyor musunuz? Yorumlarda buluşalım!

Hepsi birbirinden güzel hikayelerdi. Dediğim gibi kısa kısa fakat bolca mesaj içeren güzel hikayelerdi. Alıp okumanızı öneririm. Kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

Dünya değişti. Eski günler geçti. Acıma, iyilik, insanlık kalmadı. Herkes keyfinde eğlencesinde kimse kimseyi düşünmez oldu. Bu ne haldir? (Diyet)


Kula kul olmak, şu ölümlü dünyada birisine gönül borcu duymak, acıların en ağırıydı. (Diyet) 


Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? dedi. (Forsa) 


Hayatta o kadar önemsiz olaylar var ki bizde pek derin izler bırakır. Bir "hiç" yıllarca yürüdüğümüz yolu değiştirebilir. (Forsa)


Artık dünyaya dair hiçbir ümidi kalmamıştı. İstediği yalnız bir iman selametiydi. (Teselli) 


Sırf acıma duygusu ile yapılmış bir yardım temiz bir cinayetten başka bir şey değildir. (Kütük) 


O sadece bir ümitsizdi. Ümitsizliği geçince bütün hayatı kuvvetli bir bahar oldu. (Kütük) 



19 Temmuz 2021 Pazartesi

Huzursuzluk | Zülfü Livaneli

Temmuz 19, 2021 16

Merhaba! Temmuz ayı benim için gerçekten çok verimli geçiyor. Huzursuzluk bu ayın üçüncü kitabı oldu. Peki sizler için nasıl geçiyor? Kavurucu sıcaklarda kitap okumak biraz zorlayıcı olsa da bırakmamaya çalışıyorum. Zaten kitaplığıma geçip baktığımda özellikle de okumadığım kitaplar benim gözümüze bakıyor diyebilirim. En basitinden King'in Enstitü kitabını hala okuyamadım. Onun pişmanlığı hala var. Biraz da benim suçum diyebilirim. Çünkü kitap biraz göz korkutuyor. Ama en kısa sürede başlamak istiyorum. Bakalım, ne zaman sizlerle paylaşırım... 

Bu ayın üçüncü kitabı Zülfü Livaneli'den Huzursuzluk oldu. Gerçekten çok güzeldi. Hem dil açısından hem de konusu açısından anlamlı ve sürükleyici bir kitaptı. Açıkçası Livaneli'den okuduğum ilk kitabın Huzursuzluk ile başlaması da çok güzel oldu. Kitabı okuyup bitirdikten sonra ''Keşke daha önce başlasaydım...'' dediğim zaman çok oldu. Tabii ki bu eşsiz kitabı okuduktan sonra Livaneli'nin diğer kitaplarına bir göz attım. Instagram'da kitabı okuduğumu sizlerle paylaştığımda da çok güzel öneriler aldım. Onları da hemen listeye ekledim. Eğer siz de Livaneli'nin kitaplarını okumak fakat hangisinden başlayacağınızı bilmiyorsanız Huzursuzluk ile başlamanızı öneririm. Hem böylelikle yazarın üslubu açısından bir bilginiz oluşur. Öyleyse kitabımızın konusuna geçelim!

Türk edebiyatının tarihi olayları güzel bir şekilde ele alıp romanlara döken yazar Livaneli, Huzursuzluk romanı ile bu kez Orta Doğunun yeni kanayan yarası olan IŞİD zulmüne dikkat çekiyor. İstanbul'un kargaşası içinde sıradan bir yaşam süren İbrahim, çocukluk arkadaşı Hüseyin'in ölüm haberi üzerine doğduğu kadim kent Mardin'e gider. Onun, önce sevdaya sonra ölüme yazılmış, Mardin’de başlayıp Amerika’da sona ermiş hayatını araştırmaya koyulur. Böylece âdeta bir girdabın içine çekilir. Tutkuyla ve hırsla gizemli bir kadının peşine düşmesiyle beraber yolculuğumuz başlar.

1000Kitap üzerinden kitabı okuyanların yorumlarını okurken en çok dikkatimi çeken yorum şuydu; mekan ve karakterler yeterince anlatılmamış. Bana kalırsa Livaneli mekanı özellikle de doğunun o atmosferini çok iyi açıklamış. Zaten kitap sadece Mardin odaklı değil. Doğunun o atmosferinde hem IŞİD zulmünden kaçmaya çalışan mülteciler hem de inançların nasıl yanlış anlaşılıp değerlendirilmesi sonucundaki ortamı anlatıyor. Eğer kitap bu unsurları anlatmamış olsaydı ve sadece Mardin odaklı bir kitap olsaydı tema açısından eksiklik hissedilirdi. Ama genel olarak güzel ve akıcı bir anlatımı vardı. Tek eleştirişim Bana sorarsanız Livaneli'nin en çok dikkat çekmek istediği orta doğunun en insafsız yüzünü, savaşı, yoksulluğu, vatansızlığı, açlığı, ölümü, bir paket sigaraya satılan Ezidi kızlarını, ölümden beter kaçışlarıdır.

Kitaptaki bir diğer beğendiğim yönü ise bazı yanlış ya da batıl inançlara bağnazlıkla tutum sergileyenlerin aslında bir şey bilmemeleriydi. Örneğin kitapta Ezidiler sık sık geçiyor. Yezîdîler ya da Ezîdîler, çoğunlukla Kürtçe konuşan etnodinsel bir topluluğa verilen isimdir. Fakat kitapta geçen ve bölgede o topluluğa bir karşı gelme söz konusu. Ortadoğu'daki batıl inançlar, marullar ve önceki ben ile şimdiki ben arasındaki kimlik değişimi, geçmişe özlem ve benlik arayışı Livaneli'nin bu kitabını zenginleştiren detaylar.

''Harese nedir, bilir misin? Develerin çölde çok sevdiği bir diken var. Deve dikeni yedikçe ağzı kanar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz. Ortadoğu’nun âdeti budur, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.''

Peki siz hangi Livaneli'nin kitaplarını okudunuz? Huzursuzluk ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? Yorumlarda buluşalım!

Kitap içeriği kadar da dış tasarımı da gerçekten çok güzeldi. Özellikle de kapak tasarımını çok beğendim. İçerikle ne alaka diye düşünüyor insan ama kapak çok şey anlatıyor. Kitabın adı ve kapak tasarımı, çölün ortasında hiçbir yere uymayacak merdiven nesnesi, bence çok başarılı. Tam bir huzursuzluğun sembolü diyebilirim. O zaman kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

Bir yer var. İyiliğin ve kötülüğün ötesinde. Seninle orada buluşacağız. (Mevlana)


Şu küçücük dünyada herkes incitilmiş, isimsiz, herkes yanlış yerde. 


Asil insanların en neşeli zamanlarında bile bir hüzün vardır, daha düşük ruhlar ise en sefil zamanında bile neşelidir. 


Ben sadece kendimi tedavi etmek için yazıyorum, insan denilen yaratıkların arasında yaşama gücünü tekrar bulabilmek için. 


Demek ki bazı acıları ölüm bile unutturamıyor, bazı davranışlar ölümden sonra bile bağışlanmıyor... 


Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın artık anne! 


Herkesin bir şemsiyesi var kendini koruyacak, seninse yok, bir an önce şemsiyeni açmaya bak, çünkü bu yağmur hiç dinmeyecek... 


İçimde büyük bir huzursuzluk var, beni yavaş yavaş öldüren bir huzursuzluk... 


İnsanlar bunca acı çekerken İstanbul'da en iyi suşinin nerede yenilebileceğini konuşanlara dayanamıyordum.


Ibn Haldun ne kadar haklıymış diye düşündüm, coğrafya kaderdir derken ne kadar haklıymış.



18 Temmuz 2021 Pazar

Blogger Gazetesi | 27. Sayı

Temmuz 18, 2021 18




Herkese yeniden merhaba! Blogger Gazetesinin 27. sayısı sizlerle! Biraz gecikmeli de olsa sizlerle paylaştım. Bu hafta da diğer haftalar olduğu gibi çok özel bir konuğumuz var. Zeynep Erdun namı diğer ruyakitap öncelikle bu isteğimi geri çevirmeyip kabul ettiği için tekrardan kendisine çok teşekkür ederim.

Her yayında dediğim gibi eğer siz de gazetede yer almak istiyorsanız aşağıdaki yorum bölümünden belirtmeniz yeterlidir. Ama özel bir yazınızı gazetede olmasını istiyorsanız yorum bölümünde yazarsanız sevinirim. Ayrıca bu hafta gazetemizde yer alan Zeynep Erdun'un Instagram sayfasına aşağıdaki linkten kolayca ulaşabilirsiniz. Sayfasını takip etmeyi ve yorum bırakmayı unutmayın. Güzel ve sağlıklı bir pazar günü dilerim.

15 Temmuz 2021 Perşembe

Auschwitz Kütüphanecisi | Antonio González Iturbe

Temmuz 15, 2021 10

Kavurucu bir Temmuz ayından herkese merhaba! Bugün sizlere tarihin acımazlığa tanık olmuş Auschwitz'e yolculuk yapacağız. Kitabımıza geçmeden önce demem gereken şu; listemde olan bir kitap değildi. Tesadüfen gördüğüm ve konusuyla beraber gerçek bir yaşam öyküsünü anlatan kitabı okumak istedim. Çünkü bu hikayede geçen yer ile ilgili birçok dizi ve film izlemiştim. Farklı bir bakış açısından olaya tanık olmak için bu kitabı da okuyup sizlerle paylaşmak istedim. Kitap gerçekten çok güzeldi. Buradan herkesi bu özel kitabı okumaya davet ediyorum. Çünkü umutların yok olduğu korkunç bir yerde var gücüyle savaşan bir kızın direniş öyküsü. Okurken yer yer altını çizmek yer yer insanlığın nasıl bir son bulduğunu kendi gözlerinizle şahit olacaksınız.

Kitabımız Auschwitz'de Naziler tarafından esir alınan pek çok tutsağın tutulduğu kampta geçiyor. 2. Dünya Savaşı, Nazi zulmü, Yahudi soykırımı, insanın kanını donduran kamplardaki insanların yaşadığı o akıl almaz yürek dayanmaz zulüm, açlık, sefalet, gaz odaları, infazlar... Kısacası; insanlığın öldüğü bir yer "Auscwitz". Cehennem bataklığında yeşeren bir umut olan Dita Kraus işte o yerde canı pahasına kitapları koruyan 14 yaşındaki bir Yahudi kız. 2. Dünya Savaşı ile ilgili az çok bilgisi olan herkes Aushcwitz adını muhakkak duymuştur. Savaşın en çok insanlık suçuna sahne olan, çığlıkların, küçük hayatların bir emirle ellerinden alınan o son düzlük...

14 yaşındaki Dita, Auschwitz'de Naziler tarafından esir alınan pek çok tutsaktan biridir. Anne babasıyla birlikte Prag'daki Terezin gettosundan alınan Dita, kampta rutin hayatın bir parçası haline gelen dehşet ve korkuya uyum sağlamaktadır. Çocuklar ve ailelerin bir arada kalmasına izin verilen 31. blokta mahkûmlar gizli bir okul kurmuştur fakat kitapların kesinlikle yasak olduğu kampta, attıkları her adıma dikkat etmeleri gerekir. Alman asıllı bir Yahudi olan blok sorumlusu Fredy Hirsch, bir gün Dita'ya mahkûmların muhafızlardan gizleyerek içeri soktukları kıymetli sekiz kitaptan bahseder ve ondan bu kitaplarla ilgilenmesini, onları korumasını ister. Daima sayfaların ve içinde barındırdıkları farklı hayatların büyüsüne kapılmış olan Dita bu teklifi hiç düşünmeden kabul eder ve Auschwitz'in kütüphanecisi olur. Korkularını sindirip cesur olan bu kızın hikayesi. H.G. Wells, Geometri kitabı, Rus kitabı Kiril Gizemi, Aslan Asker Şvayk, Sigmund Freud, Monte Kristo Kontu ve bir Coğrafya Atlası... Azıcık bir kitapla dünyayı şekillendiren bir kütüphaneci.

Şiddete, kötülüğe ve en önemlisi korkuya boyun eğmeyen, korkunç savaş ortamında tek silahı kitaplar olan insanların cesaretine, gücüne ve hiç kaybetmedikleri umuda dair bir direniş öyküsü.

Dediğim gibi okuduğum en iyi kitaptı. 408 sayfadan oluşuyor fakat bir oturuşta birçok bölümü bitirebiliyorsunuz. Kitabımız yaşanmış bir olaydan birebir yani 31. bloktaki kütüphanecimiz Dita'nın anlattıklarından yola çıkılarak oluşturulmuş. Onun da çok ilginç bir hikayesi var. Zaten yazarımız kitabın sön bölümünde Dita ile nasıl tanıştığını, röportaj yaptıktan sonra nasıl bir kitaba dönüştürüldüğünü bir bir anlatmış bizlere. Şimdi spoiler vermemek için o kısmı anlatmıyorum ama çok güzel bir tesadüf diyebilirim.

''Dita Craus;14 yaşında bir çocuk olması gerektiği yaşta çocukluğu  elinden alınan Prag'tan ölüm kampına ailesiyle birlikte sürgüne gönderilen milyonlarca Yahudi'den sadece biri. O cehennemde daha acil ihtiyaçlar varken 8 kitaplı bir kütüphanede kitapları kollayıp gözetmek görevini alıyor hem de canı pahasına. 6 yıl süren bu tutsaklıkta yaşadığı acılarla büyüyor. 9  yaşında girdiği bu insanlık dışı ölüm kampından 15 yaşında çıkıyor. Dita bu masum insanlardan sadece biri. Bizim okumaya, izlemeye tahammül edemediğimiz  bu vahşeti maalesef bu insanlar yaşadı. Hatta daha bile fazlasını hem de bir hiç uğruna...''

Kirkus Reviews'in de dediği gibi: ''Ölüm kamplarında yaşanan akıl almaz vahşeti inkar etmek mümkün değil ama yine de umut dolu bir öykü.'' Gerçekten de öyle. Bu konuda birçok kitap var ama benim için ilk oldu. Kitapta da geçen Anne Frank'in Günlüğü'nü de okumak istiyorum. Ama sizlere ilk önerim bu kitapla okumaya başlamanız.

Peki sizler bu eşsiz ve bir o kadar da yürek parçalayan Auschwitz Kütüphanecisi'ni okudunuz mu? Eğer okuduysanız neler hissettiniz? Yorumlarda buluşalım!

Dediğim gibi kaçırmamanız gereken bir kitap. Kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

Gerçek dünyaya bakınca tek hissettiğimiz tiksinti ve öfke. Elimizde yalnızca hayal gücü kalıyor.


Gençlikte bir yıl demek neredeyse koca bir ömür demekti. 


O gece binlerce ses sonsuza dek sustu... 8 mart 1944 gecesi BIIb aile kampından 3792 tutsak gazla boğulduktan sonra Auschwitz-Birkenau'nun 3 numaralı krematoryumunda yakıldı.


O, ufkunu genişleten kitapları seviyordu, küçülten değil. 


Bir kitaba başlamak, seni seyahate götürecek olan trene binmek gibiydi. 


Aslında Dönüşüm'ün yazarı, olacakları herkesten önce tahmin etmişti: İnsanların bir gece içinde canavar yaratıklara dönüşebileceğini görmüştü. 


Edebiyatın yaptığı şey, gece yarısı bir dağ başında yakılan kibritle eşdeğerdir. Bir kibrit çok az ışık verir ancak çevrenin ne kadar karanlık olduğunu görmemizi sağlar. 


Çocuk mu? Hiç de değil, hanımefendi! Çocuk olmak için önce çocukluğunun olması lazım. 


Babam haklıydı. O kitap beni bir çift ayakkabının götüremeyeceği kadar uzaklara götürdü. 


H. G. Wells, komşusunun Sigmund Freud olduğunu bilseydi sana kızardı. 



5 Temmuz 2021 Pazartesi

Göz (Carrie) | Stephen King

Temmuz 05, 2021 20

Herkese yeniden merhaba! Bugün Stephen King için şöhretin yolunu açan ilk kitabını sizlerle paylaşmak istedim. Diğer King klasiklerine göre daha kısa süren Türkçeye Göz olarak çevirisi yapılan vahşi bir kitap diyebiliriz. Daha en son çıkardığı Enstitü kitabı raflarda okumayı beklerken ilk kitabını okumak istedim. Çünkü bu şöhreti nasıl bir yol ile izlediğini merak ettim açıkçası. Şunu belirtmem gerekir ki; Stephen King kendini çok geliştirmiş. Hem üslup bakımından hem de karakterlerin analizi açısından King gittikçe ustalaşmış. Kitabımıza geçmeden önce sizler neler okuyorsunuz? King'in ilk romanı olan Göz'ü sizler de okudunuz mu? Yorumlarda düşüncelerinizi bizlerle paylaşabilirsiniz. Öyleyse geçelim kitabımıza...

Kitap genel olarak tipik bir lise öğrencisi olan Carrie'nin tuvalette zorbalığa uğramasıyla başlıyor. Kitabın ilk sayfalarında anlıyoruz ki Carrie içe dönük ve sık sık zorbalığa uğrayan bir lise öğrencisi. Kitabın kapağı bana kalırsa okuyanı ilerleyen sayfalarda gözünün önüne gelebiliyor. Bu konuda kapak tasarımı gerçekten ilgi çekiciydi. Ayrıca kitap sadece Carrie'nin ağzından anlatılmıyor. Hem okuldaki öğrenciler, hem Carrie'nin annesi hem de bu korkunç katliama şahit olan insanlar tarafından anlatılıyor. Bu yüzden kitaba daha çok bağlanıyorsunuz. Çünkü perspektif bakış açısıyla olayları daha iyi anlayabiliyorsunuz. Bir de arada bir gelen gazete ve röportajlarla bu anlatım daha da güçlendirilmiş diyebiliriz. Kitap birçok farklı ad ile okuyucularla buluşmuş. Bunlar; Göz, Carrie ve Günah Tohumu. Bendeki baskısının adı Göz. Belki sizlerde diğer isimlerde olanlar vardır. Endişelenmeyin hepsi aynı. Ayrıca 2013 yılında kitap beyazperdede de yer almış. Ben de birkaç gün sonra izleyeceğim. Yorumlarımı da yakın bir zamanda sizlerle paylaşırım.

Kitabımızın konusu dediğim gibi zorbalığa uğrayan Carrie'nin ilginç ve bir o kadar da korkunç hikayesi. Arkadaşları tarafından hor görülen, sürekli küçük düşürülen, alay edilen Carrie isimli telekinetik güçlere sahip genç bir kızın, kanlı bir intikam makinesine dönüşmesi anlatılıyor. Böyle anlatınca size konu basit gelmiş olabilir tabii; ama konunun işlenişi oldukça etkileyici. Stephen King kitabın içerisinde çok fazla ders veriyor biz insanlara. Özellikle de zorbalığa uğrayan kişilerin ne gibi sonuçlar doğurabileceği en açık biçimde anlatmış diyebiliriz. Sadece arkadaşları da değil annesi de Carrie çok kötü davranıyor. Annesi Margaret saplantılı derecesinde dine bağlı birisi. Hatta o kadar bağlı ki kendi öz çocuğunu ''günah tohumu'' olarak adlandırıyor ve onu her zaman öldürmek istediğini fakat bunu yapamadığını dile getiriyor. Zaten annesinin bölümlerini okuyunca içiniz ürperiyor. Carrie'nin en ufak davranışında annesi onu bir dolaba kilitleyip dua okumasını, eğer okumazsa cehennemde diri diri yanacağını söylüyor. Bunun nedeni aşırı dindar olan (bence kafayı yemiş bir bunak) annesinden kaynaklanmaktadır. Annesinin cinsel birleşme, dokunma, banyo yapma gibi birçok sebeplerin günah olduğu gerekçesiyle yasaklayıp aksi bir durumda saatlerce bir dolaba koyarak cezalandırması Carrie'yi bu yola itmiştir. Hem okuldaki zorbalıklar hem de ''anne'' sıfatını taşıyan kişinin kızına yardım etmeyip onu bir günah sayması Carrie için geri döndürülemez bir intikam canavarına döndürüyor.

Bir lise balosunda kimileri için korkunç, kimileri için adaletin tecelli ettiği bir sonla bitiyor. 400'den fazla ölü ve bunu yapan 16 yaşındaki Carrie... 1000Kitap uygulamasından bu kitabı okuyan ve yorumlayan kişileri okurken bazıları bu intikamı doğru bulmuş, bazılarıysa bu intikamın yanlış olduğunu savunmuş. Kitabı okurken bazen Carrie'nin ses çıkarmasını ve bu zorbalığa boyun eğmemesini savunuyordum. Çünkü küçük yaşlardan liseye kadar hem zorbalık hem annesinin baskısı hem de kendi özel gücü bir patlama noktasına geldi. Bu patlama bu şekilde olmasaydı daha iyi olabilirdi diyebilirim. Ama genel olarak kitabı beğendim.

Kitabın bir bölümünü sizlerle paylaşmak isterim; Minnik, masum, narin Carrie'den bir feryat...

''İsa duvardan bakar bizi izler.
Ama yüzü soğuktur taş gibi. 
Beni severmiş... Annem öyle der. 
O halde ben neden hep yalnızım?"

Peki sizler Carrie'nin yerinde olsaydınız ya da onun arkadaşı olsaydınız bu zorbalıklara nasıl karşı gelirdiniz? Zorbalığın bu kanlı sonucu sizce sadece Carrie mi bağlanmalı? Yorumlarda buluşalım!

Kitap, sürükleyici ve heyecan derecesi aşırı yüksek. Okurken tamamıyla hissedebilir, acıyı ve birçok duyguyu aynı anda yaşayabilirsiniz. Bir görülme, hiç yoktan alay edilme, dışlanma ve masumiyetin; kıskançlık, nefret, kibir denilen aşağılık insan varlıkları tarafından alt edildiğini hissedebilirsiniz. Kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!

Çocuktuk işte. Kendimize göre her şeyin en iyisini yapmaya çalışan çocuklardık...


Sana öyle bir ezgi yazmak isterdim ki, tatlı kız bildiğin o yararsız şeyin acısını dindirsin, seni rahatlatsın ve çıldırmaktan korusun.


Aslında lise önemli bir yer değil ki. Şimdi oturup düşünürsen belki önemli bulabilirsin ama lise bittikten sonra kafaları çekip anılara dönmedikçe kimsenin aklında bile kalmaz. 


Carrie White'ın da duyguları olabileceğini hiçbiriniz aklınıza getirdiniz mi? Hiç durup da düşündüğünüz olur mu? 


Kızlar ansızın durdular; çatırdama ve ardından patlama noktasına vardıklarını anlamışlardı. İlerde bazıları bu anı anımsadıklarına çok şaşırdıklarını söyleyeceklerdi.


İşte herkesin canavar dediği kız bu. Bunu aklınızdan çıkarmamanızı isterim. Yaşamındaki tek okul balosundan sonra sadece annesi merak etmesin diye hamburger ve alkolsüz birayla yetinen bir kız...


Ve artık hiçbir şeyin önemi kalmamıştı, sırtüstü yatıp yıldızları görmesi de önemli değildi. Son bir kez yıldızlara bakarak ölmesi... 



3 Temmuz 2021 Cumartesi

Haziran Ayında Okuduklarım | 2021

Temmuz 03, 2021 10

Güzel ve verimli bir aydan herkese merhaba! Instagram hesabımdan Haziran ayının son gününde paylaştığım Haziran Ayında Okuduklarım'ı sizlerle de paylaşmak istedim. Umarım beğenirseniz, umarım Haziran ayı sizler için de güzel ve verimli geçmiştir. Sizler de yorumlarda geçen ayın özetini bizlerle paylaşabilirsiniz.

Bu ay benim için verimli geçti diyebilirim. Çünkü bir önceki ay tam bir fiyaskoydu benim için. Fakat bu ay her türden verimliydi. Hem klasik hem de genç kurgu okudum bu ay. Farklı türlerden kitaplar okumak istedim. Çünkü bir türden ilerleyince bir süre sonra o türden sıkılıyor ve okumamaya başlıyorsunuz. Aynı metodu bu ay için de uygulayacağım. Peki sizler hangi metotları uyguluyorsunuz? Çünkü farklı metotları bu ay ve diğer aylar için de uygulamayı düşünüyorum. Bu arada Blogger Gazetesinde pek sık paylaşım yapamayacağım. Zaten gazeteyi paylaşacağım zaman sizlere haber veriyorum. Belki diğer hafta paylaşımlara devam ederim. Yine de ilginiz için çok teşekkür ederim. Kitapların detaylı yorumuna üstüne tıklayarak ulaşabilirsiniz. O zaman kitaplarımıza geçelim!

Güzel bir polisiye gerilim kitabıydı. Zaten beni yakından takip edenler bilir bu türden kitaplar okumayı çok seviyorum. Keza bu türden kitaplar okuyanlar da Harlan Coben'i çok iyi tanır. Kendisi açıkçası bu yüzyılda kalemi güçlü yazarlardan. Eğer hiç Coben'in kitabını okumadıysanız bu kitap sizin için başlangıç olabilir. Harlan Coben'in Yüksek Gerilim kitabını okumuştum fakat Altı Yıl bana daha güzel geldi. Hem akıcılık olsun hem de kurgusal açıdan olsun çerezlik bir kitap. Zaten Instagram hesabımdan kitabı okuduğum her anı sizlerle paylaşmıştım. Dediğim gibi güzel bir polisiye gerilim kitabıydı. Kesinlikle okumanızı öneririm.

Açıkçası okuduğum en iyi bilim kurgu ve fantastik türü diyebilirim. Zaten bir klasik olduğundan ince bir kitaptı. Kitapta en beğendiğim şey ise iki farklı tipin birbiriyle olan ilişkileriydi. Kitabı okurken sık sık sorgulanması gerekilen yerler de var. Her zaman dediğim gibi filmini izlemeden önce kitabını okuyun. Ben kitabı okuduktan sonra hemen filmini izledim. Tam da okurken hayal ettiğim gibiydi. Güzel ve akıcı bir klasik. Ayrıca kitabı okumadan önce her zaman yaptığım gibi yazarın hayatını da araştırdım. Onu da kitabın detayını sizlerle paylaştım. Okumanızı öneririm.

Benjamin... Yaşlılık, yetişkinlik, ergenlik, çocukluk... İnsan gelişiminin tam tersiyle hayata gözlerini açan bir dede! Yanlış duymadınız bebeğimiz bir dede! Bu kitap birçok filmin ve dizinin konusu olmuştur. Zaten kitap beyazperdeye aktarıldıktan sonra ünleniyor. Kitabı okurken kimi bölümde yüzümde kocaman gülümseme; kimi bölümde de hüzün aldı. Diğer yaşıtlarından apayrı bir yaşantısı olan Benjamin'in tuhaf hikayesine konuk oluyoruz. Kitapta en çok beğendiğim şey de insan ve düşsel gelişiminin yaş ile orantısı dikkatimi çekti. Birçok yerde sorgulatan birçok yerde yargılayan sözcükler size eşlik ediyor. Güzel bir hikaye idi. Alıp okumduysanız okumanızı öneririm.

Behlül ile Bihter. Kısaca konusu bu diyebilirim. Fakat bu hikaye biraz daha değişik. Biraz kafa dağıtmak için kasabaya giden Genç Werther'in orada tanıştığı Lotte adındaki genç bir kıza olan aşkı anlatılıyor. Ama nasıl bir aşk... Werther bu aşkını arkadaşına her gün bir günlük tarzında bir bir anlatıyor. Bu mektubu okurken insanın aşık olduğunda ne gibi düşünceleri olduğunu daha doğrusu aşkın yarattığı o boşluğu anlatıyor. 1771 yılında yazılmış bir eser olmasına rağmen halen okunuyor olması inanılmaz. Kitabı okurken özellikle de Werther'in duygu çöküşlerine şahit olurken biraz bunalıma giriyor gibi olabilirsiniz. Kitabın ortaları beni biraz sıkmıştı fakat duygu çöküşlerinin başlamasıyla kitap apayrı bir çıkmaz yola girdi diyebilirim. Güzel buruk bir aşk hikayesi.

Evet, kitapta çığlık atan kimse duyulmuyor. Stephanie Perkins'i Anna Lola ve Isla serilerinden tanıyor olabilirsiniz. Fakat bu kitabı onlardan çok farklı. Kitapta gerilim var, cinayet var, gizem var. Daha ne olsun! Kitabı okurken daha ilk bölümden biraz ürkebiliyorsunuz. Size bir ipucu vereyim; koyduğunuz eşyaların yerini mi bulamıyorsun ya da eşyalarının yeri ikide bir değişiyor mu? İşte bu kitap tam da bununla ilgili. O kadar akıcı bir dil vardı ki kitap hemen bitti. Bazı yerlerde sıkıldığım ya da keşke böyle yapsaymış dediğim yerler oldu fakat yine de türün güzel bir örneği. Zaten kapak tasarımına hayra kaldığım bir kitap. Detaylar tabii ki linkte!

Peki sizler geçen ay neler okudunuz? Haziran ayı sizin için de verimli geçti mi? Aralarında okuduğunuz kitaplar var mı? Yorumlarda buluşalım!

O zaman kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!