28 Şubat 2020 Cuma

Ağaç Ev Sohbetleri #26

Şubat 28, 2020 10
Herkese yeniden merhaba. Maalesef bu hafta geç kaldım. Ama sohbetler son hızla devam ediyor. 26. haftayı da bitirdik. Ağaç Ev Sohbetleri'ni her hafta sabırsızlıkla bekliyorum denilebilir. Çünkü çoğu blog arkadaşlarımın haftanın konusuyla ilgili görüşlerini okumayı çok seviyorum. İyi ki varsınız!

Bu etkinlikte siz de söz sahibi olabilirsiniz. Tartışmak istediğiniz veya herhangi bir konuda farklı görüşleri merak ediyorsanız, katılın derim! Blog sayfanızın içeriği farklı olabilir ama genel ortak bir katılımla farklı görüşleri okumak, tanımadığımız blog arkadaşlarımızı veya yeni katılanları tanımak aracılığıyla bu etkinlikte tanımış olacağız. Bir nevi kalabalıktan kaçıp, bir ağaç evde toplaşıp sohbet etmek. Haftanın sonunda da konuyla ilgili içerik yazan bütün bloggerların linki paylaşmış olacak. Böylece bu etkinlik unutulmayacak. Şimdiden iyi okumalar...

Bu haftanın konusunu Sade ve Derin belirledi: Sıradan olmak, farklı olmak. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sıradan olmak gibi bir korkunuz var mı?

Sıradanlık bana göre öznel bir şey. Yani sıradan olmak kimi zaman popüler kültüre ayak uydurmamak olarak algılanabilir ya da ''işte sıradan bir insan'' dediğimiz hayatında amacı olmayan bir kişi için de kullanılmakta. Kısacası sıradanlığın birçok türü var.

Tabi ki de fark yaratmak insanoğlunun amacı. Öyle olmasaydı yani diğer bütün insanlar ''sıradan'' olsaydı biz bu gelişmeleri yaşayabilecek miydik? Aramızdaki farklı olanlarla ilerlemek değil mi bugünkü görünüm? Farklı olmak, aynı beyaz koyunların içerisinde kara koyun olmak gibi. Farklı düşünürsün, farklı analiz edersin. Seni sen eden de farklılıklarıdır. Ama bu farkı yaratmak da senin elindedir. Açıkçası benim sıradan olmak gibi bir korkum yok. Çünkü insan kendini geliştirdikçe (bunu her alanda söylüyorum) her şeyi başarabilir. Bu yüzden ilgi alanlarımızı keşfetmek, geleceği de bununla şekillendirmek çok önemli. 

İnsan kendini keşfettiği zaman insandır. Aklımızı, duygularımızı, düşüncelerimizi ne derseniz deyin, insan kendi bedeninin yöneticisidir. Eğer farkındalık yaratmak istiyorsan ilk önce kendin farkında ol ki bir şeyleri değiştirebilirsin. Önemli olan o kıvılcımı görmek ve onu sonsuza kadar korumak...

21 Şubat 2020 Cuma

Kadın Hakları

Şubat 21, 2020 12
Herkese yeniden merhaba. Farkındalık Kuşağı son hızla devam ediyor. Sizlerden gelen güzel geri dönüşler ve konu önerileriniz için çok teşekkür ederim. Bu haftanın konusu ise Kadın Hakları! Önceki Hayvan Hakları yazımda da değinmiştim. Eğer bir haksızlık yapılmasaydı bu hakları hiçbir zaman bilmeyecektik. Yani Kadın Hakları neden var sizce? Bir haksızlık yapılmış ki ondan dolayı böyle bir hak var. Sonuçta İnsan Hakları yok mu? Bunun içine kadın da erkek de giriyor.

Ülkemizde ve dünyada 5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü olarak kutlanmaktadır. Her sene kadın haklarıyla ilgili şiirler, kitaplar ya da siyasilerin haklarla ilgili sözlerin söylendiği o günde maalesef sadece söz edilip unutuluyor. Bir de cinayetlerin haber olduğu zamanlar. Özellikle de ülkemizde Atatürk sayesinde kadının var olduğu hakkı ona yeniden teslim etmiş, bu günümüze kadar devam etmiş ve edecektir. Tarihe bir bakarsanız Kadın Haklarından söz eden ilk ülkeyiz. Ona hak tanıyan, seçme ve seçilme, en önemlisi kadının da bir İNSAN olduğunu duyurduğumuz bir hak. Peki şu an kadına verilen değer nedir? Maalesef diplerde. Sadece birkaç olay olunca söz ediliyor, bunun üzerinden prim yapılıyor ve sonra YİNE unutuluyor. Şunu hep soruyorum ve soruyoruz. Erkek Hakları diye bir şey neden yok? John Stuart Mill; ''Bir uygarlığın seviyesini ölçmek isterseniz, derhal kadının hayat şartlarına bakın.'' demiş. Gerçekten de çok yerinde bir söz. Çünkü bir uygarlığında kadının hayat şartları bize birçok şey anlatır. Eğer o toplumda erkekler üstün değilse, kadın her fikrini özgürce açıklayabiliyorsa, kadının sadece bir nesli oluşturmak için araç olarak tanınmıyorsa o toplum gelişmiş bir toplumdur.

Dünden bugüne kadın haklarına bakılacak olursa, yıllar geçtikçe kadın unutulmaya yüz tutmuş durumda. Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın temsili başlangıcı olarak 8 Mart 1857 tarihinde Amerika'nın New York kentinde tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadının düşük ücretlerini, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek için grevler yapmasıyla başlamıştır. Dünya genelinde kadın haklarında son yıllarda çöküşte diyebiliriz. Dünyadaki en fakir insanların büyük bir çoğunluğu kadın, dünyadaki eğitim almamış insanların büyük çoğunluğu yine kadınlardır. Kadınlar bugün ülkemizde de erkeklere göre %25 - %50 oranında daha az ücretle çalıştırılmaktadırlar. Ya da çocuklarına bakmak için evlere hapsolmaktadır. Ülkemizdeki kadın nüfusu erkek nüfusuna oranla fazla olmasına rağmen, nice Türk kadının tarihte nelere imza attığını unutmuşuz. Örneğin bugünkü mecliste kadın sayısı neden çok az? Belki kadınlar daha fazla olsaydı bugünkü durumlara düşmeyebilirdik. Çünkü kadının dediği yerlerde güller açar. Günümüze şöyle bir bakarsak, kadının topumda rol oynadığı ülkeler daha gelişmiş değil mi? Bence bunu bir sorgulamalıyız. Ülkemizdeki kadınlar maalesef değer görmüyor ve haksızlıklarla mücadele etmekle kalıyor. Özellikle şu sözü hiç sevmiyorum; sen kadınsın, yanlış anlaşılır. Gerçekten bu sözlerle biz bir yerlere varamayız.

Bu durumu değiştirmek de bizim görevimiz. Özellikle Farkındalık Kuşağı'yla ben elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Konuşmak istediğimiz ya da eksikliklerimizi bu seriyle yeniden savaşmak istiyorum. Özellikle ülkemizdeki sorunlara değinmek ve yazmak kim bilir belki bu yazıyı okuyan daha da bilinçlenecek. Sizlerin de bu konuyla ilgili düşüncelerinizi çok merak ediyorum. Yorumlar bölümünden görüşlerinizi bizlerle paylaşmayı unutmayın. Kadının daha çok değer verildiği bir dünyada görüşmek üzere dostlarım!


19 Şubat 2020 Çarşamba

Dümdüz Bir Mim

Şubat 19, 2020 14
Herkese yeniden merhaba. Mim Günlükleri'ne son hızla devam ediyoruz. Ne zamandır eğlenceli bir mim arıyordum ve buldum. Sevgili Edischar yardımımıza yetişti. Bu güzel mim için çok teşekkür ederim. Herkes yanıtlasın bence. Cevaplarınızı merakla bekliyor olacağım!

1) 3 tane film önersen hangilerini önerirsin?
Özellikle ilk sıraya Joker'i almazsak olmaz. Sonra, The Irishman ve Avengers: Endgame sayabiliriz. Maalesef bu sırlama her geçen gün hatta her film izlediğim zaman değişiyor. Bu arada film ve dizi önerilerime buradan ulaşabilirsiniz. Film ya da dizi izlemeden önce bakmanızı öneririm.

2) 3 tane kitap önersen hangilerini önerirsin?
İlk olarak Dan Brown'dan Başlangıç, Paula Hawkins'den Karanlık Sular ve son olarak da Ray Bradbury'den Fahrenheit 451 kesinlikle okunması gereken kitaplardan.

3) 3 tane dizi önersen hangilerini önerirsin?
Çok zor bir soru bence. İlk olarak Narcos, Blacklist ve Batwoman'ı sayabiliriz. Daha çok var. Fakat bunları kaçırmadan izliyorum.

4) 3 tane şarkı önersen hangilerini önerirsin?
Taylor hayranıyım tabi ki. İlk önerim Taylor Swift'in bütün albümlerindeki şarkılar diyebilirim. Queen bir efsane zaten. Ve son olarak da Guns N' Roses'in November Rain şarkısı efsane...

5) Bugüne kadar gittiğin en güzel mekanlardan bir veya birkaç tane önerir misin?
Bugüne kadar gittiğim en güzel mekanlardan daha doğrusu şehirlerden giderek yanıtlamaya çalışıyorum; orası da Eskişehir'dir. Memleketim olarak değil kesinlikle görülmesi gerekilen şehirlerden birisi diye düşünüyorum. Yaşadığım bölgeden de örnek verecek olursam, doğaya aşıksanız Toroslar'ı ya da Beydağları'nı görmenizi kesinlikle tercih ederim. 

6) 1 tane YouTube kanalı önerir misin?
Yazılarımından da anlayacağınız ve videolarını kaçırmadan izlediğim, etkinliklerini her yıl kesintisiz olarak sizlere sunduğum kişiyi biliyorsunuz. Kesinlikle Barış Özcan. Kaliteli içerik barındırması ve beş yılı aşkın takip sürecimden videolarını kaçırmadan izlemeye özen gösteriyorum.

7) 1 tane Instagram kanalı önerir misin?
Bilmem. Instagram kanallarını pek takip etmiyorum. Ama daha çok Marvel ve DC içerikli kanalları takip ediyorum.

18 Şubat 2020 Salı

Bağımlı Olma Bağlı Ol

Şubat 18, 2020 10
Herkese yeniden merhaba. Farkındalık Kuşağı serisi son hızla devam ediyor. Bu haftanın konusu hem sizlerden gelen önerilerle hem de kompozisyon yarışması için bu hafta erkenden paylaşmak istedim. Konumuz ''Bağımlılık''. Sadece bir konuda bağımlılık başlığını değil de genel olarak bunu ele alacağım. Sizler de bu seriye yorumlar bölümünden konu önerisinde bulunabilir, görüşlerinizi bizlerle paylaşabilirsiniz.

Bağımlılık, bağımlı olma durumudur. Ülkemizin ve dünyanın en büyük sorunlardan birisi olan bağımlılık, sadece kişiyi değil, etrafındakilerine de maddi ve manevi zarar verebilmektedir.

Bağımlılığın birçok türü vardır; madde bağımlılığı, tütün ve alkol bağımlılığı, teknoloji bağımlılığı, kumar bağımlılığı... Bu bağımlılıklar maalesef saya saya bitmez. ''Bir kereden bir şey olmaz.'' ile başlayan ve sonu gelmeyen alışkanlıklar insanı hem fiziksel hem de ruhsal olarak bunalıma sokar. Çevre ile ilişkisini keser ve aile kavramını ortadan kaldırır.

Madde bağımlılığı hem ülkemizde hem de dünyada gençlerin kuyuya düşürüldüğü bir oyundur. Özellikle de sayısal verilere bakıldığında madde bağımlılığı en çok genç yaşlarda başlamıştır. Günümüzde de bu sayı gittikçe daha da erken yaşlara doğru gitmektedir.

Tütün ve alkol bağımlılığı da özellikle genç yaşlarda başlayan ve maalesef sonu gelmeyen bir illet olarak tanımlamak daha doğru bence. Başlayanların çoğu bırakmaya çalışsalar bile bunu başaramıyorlar ya da diğerleri gibi kısa hayatlarının sonuna kadar bu bağımlılıkla yaşamaya devam ediyorlar.

Kumar bağımlılığı da diğer kötü alışkanlıklardandır. Ama bu alışkanlık diğerleri gibi fiziksel olarak vücuda zarar vermese de ruhsal ve ekonomik açıdan sıkıntıya sokan ve yine bir başladın mı sonu gelmeyen bir çarka dönüşüyor.

Teknoloji bağımlılığı. Günümüzün en büyük problemlerinden birisi. Popülerlik açıdan değerli olarak görülen ve maalesef herkesin elinde zorunlu olması gereken akıllı telefonlar, tabletler, bilgisayarlar ve dahası... Popüler kültürün de etkisi olan ve bu bağımlılığın küçük yaşlardan başlaması insanı asosyal yaparak yeteneklerini görmesini engelliyor.

Genel olarak bağımlılıklara baktığımız zaman hepsinin bir ortak özelliğinin var olduğunu görüyoruz. İnsan kendisini bir toplum içerisine kazandırmak, popüler olmak gibi uğraşlar veriyor. Tabi ki de bu durumu hepimiz yapıyoruz. Kendimizi bir topluma, bir gruba bağlamak istiyoruz. Fakat bazıları bunu kötü yolla deneyimliyor. ''Bir kereden bir şey olmaz.'' ya da ''Bununla daha olgun görünüyorsun.'' gibi söz ve davranışlar kişinin hoşuna gidiyor ve ilk adımını atıyor. Bir derken iki oluyor, üç, dört, beş... Sonu gelmeyen bir başlangıca doğru sürükleniyor. Özellikle de madde, alkol, tütün ve kumar bağımlılığı bu yolla gelişiyor ve dünyadaki birçok gencin hayatına karabasan gibi çöküyor.

Unutmayalım ki bu bağımlılıktan kurtulmak ve korumak bizim elimizde. Ülkemizde ve dünyada bağımlılıklarla ilgili kurulan yardım kurumları, dernekler; vatandaşı ve özellikle de gençleri bilgilendirmek en önemli faaliyetlerdendir. Çünkü bu konuda ne kadar bilgili, anlayışlı olursak bağımlılıklarla solan genç hayatları da kurtarabiliriz. Özellikle de sayısal verilere bakıldığında bağımlılıkların en çok görüldüğü ülkeler daha çok toplumun gelişmediği, sosyal ve ekonomik açıdan sıkıntıda olan topluluklar. Bundan dolayı ne kadar birbirimize bağlı olursak, bu kötü alışkanlıkların git gide azalacağını ve gelecek için sağlıklı nesiller yetişebileceği bir topluma dönüşebiliriz. Önemli olan bağımlı olma, bağlı ol!



17 Şubat 2020 Pazartesi

Ağaç Ev Sohbetleri #25

Şubat 17, 2020 16
Herkese yeniden merhaba. 25. hafta!!! Su gibi akıp gidiyor günler. Her hafta bambaşka konularla ilerliyoruz. Sizlerden de sonraki haftalar için konular da bekliyoruz...

Bu etkinlikte siz de söz sahibi olabilirsiniz. Tartışmak istediğiniz veya herhangi bir konuda farklı görüşleri merak ediyorsanız, katılın derim! Blog sayfanızın içeriği farklı olabilir ama genel ortak bir katılımla farklı görüşleri okumak, tanımadığımız blog arkadaşlarımızı veya yeni katılanları tanımak aracılığıyla bu etkinlikte tanımış olacağız. Bir nevi kalabalıktan kaçıp, bir ağaç evde toplaşıp sohbet etmek. Haftanın sonunda da konuyla ilgili içerik yazan bütün bloggerların linki paylaşmış olacak. Böylece bu etkinlik unutulmayacak. Şimdiden iyi okumalar...

Bu haftanın konusunu da Sade ve Derin'den geldi: Temizlik yapmayı sever misiniz? Ev temizliği değil, mafya temizliği değil, kendimizi temizlemeyi. Eşya, çevre, insan, duygu, akıl, kalp, ruh, beden, ilişki temizlikleri yapıp kendimizi temizlemek, hayatımızda boşluklar açmak, yeniden doğmak anlamında. Beynimizi boşaltalım ki yeniden dolabilsin.

Gerçek anlamda temizlik bence ruhun gıdası gibi bir şey. Özellikle de bir stresten kurtulduğumuz zaman, kaygılarımızın sonlandığı zaman ya da beklediğimiz bir şeyin gerçekleştiği zaman veren o rahatlık anlatılmaz yaşanır. O stresten aklımızı boşaltır, rahatlatırız. Ya da her sabah kalktığımız zaman o temizlenmiş ruhla başlarız günün saatlerine. Özellikle de doğum günlerinde yeniden doğmuş gibi hissederiz. Bunun için o güzel pastanın üstündeki mumlara da o umutla üfleriz değil mi?

Kendini kötü hissettiğin zaman, bunaldığında ya da hayatını yeniden tasarlamaya çalıştığında o temizlik kokuları her yere dağılır. Aynı bir evi baştan sona temizliyormuşsun gibi. Ruhun temizliği de bir o kadar önemlidir. Vücudunu kontrol etmek, özellikle de duygularını kontrol etmek çok zor bir şeydir. Bundan dolayı arada sırada vücudun sesini dinlemek de gerekir. Sonuçta o bizi taşıyor, yaşatıyor ve koruyor. Peki siz bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz? Yorumlar bölümünden bizlere görüşlerinizi paylaşabilir, önerilerinizle de destek olabilirsiniz. Şimdiden çok teşekkür ederim. Bol okumalar dilerim!

16 Şubat 2020 Pazar

Yakıcı Sır | Stefan Zweig

Şubat 16, 2020 8
Herkese yeniden merhaba. Klasiklerden kitaplarını merakla okuduğum, bana ilham veren bir yazar Stefan Zweig. Öncelikle ben, bir yazarın kitabını okuyacağım zaman ilk olarak biyografisini okurum. Çünkü romanları özellikle yaşadığı olaylardan etkilenerek ortaya çıkmıştır. Benim önerim, eğer yeni bir yazarın kitabını okuyacaksınız veya herhangi bir kitaba başlayacaksanız ilk olarak yazarın biyografisine bir bakın derim. Bunun için de Kelime-Bul'da  yazarlar bölümünden ulaşabilirsiniz. Peki siz şu an neler okuyorsunuz? Yorumlar bölümünden görüşlerinizi veya önerilerinizi bizlerle paylaşabilirsiniz.

''Sırlar yandıkça, külleri de gizli kalır mı?'' diyerek kitaba bir başlangıç yapıyoruz. Özellikle Stefan Zweig kitapları özlü sözleriyle beni çok etkiliyor. Bu kitapta da küçücük bir çocuğun nasıl da yetişkinlerin karanlık sırlarına ortak olduğuna şahit olacaksınız. Kısa bir tatil için Avusturya Alplerine giden bir baron, zamanını zararsız bir flörtle renklendirmenin yollarını aramaktadır. Kendine fazlasıyla güvenen ve gönül maceralarına her zaman açık olan bu müzmin kadın avcısı, kısa sürede kendisine bir av bulmakta hiç zorlanmayacaktır. Tanışıp yakınlaşmak istediği kadının on iki yaşındaki Edgar ile ahbaplık kurarak işe koyulur. Yakıcı Sır annesini elde etmek isteyen bu narsist çapkın tarafından kullanılan bir çocuğun hikayesidir. Ne var ki, yetişkin dünyası bazen masum çocuklara büyüklere göründüğünden çok daha berrak görünmektedir. İnkar edilse bile...

Sevginin gücü hiçbir zaman tam olarak anlaşılmaz.

Çocuklar, hastalıklarıyla hep övünürler. Çünkü tehlikede olunca yakınlarının gözünde önemlerinin artacağını farkındadırlar. 

Çocuk olmak korkunç bir şey, her şeyi öylesine merak etmek ve kimseye soramamak! 

35 ve 40 yaş. Bir kadının, asla sevmediği bir kocaya sadık kaldığı için pişman olmaya başladığı ve artık solmaya başlayan güzelliğinin, anaçlıkla dişilik arasında tercih yapmak için son bir şans tanıdığı yaşlardaydı. 

Avın kokusu içindeki avcıyı uyandırmıştı bir kere. 


15 Şubat 2020 Cumartesi

Ağaç Ev Sohbetleri #24

Şubat 15, 2020 20
Herkese yeniden merhaba. Maalesef bu haftaki Ağaç Ev Sohbetleri'ne biraz geç kaldım. 8 Dakika için son aylarda olduğum için ona şimdilik yoğunlaşmış durumdayım. Umarım en kısa zamanda sizlerle buluşacak. Çok heyecanlıyım. Çünkü sizlerden gelecek kitap hakkındaki görüşlerinizi acayip merak ediyorum. Önerileriniz için şimdiden teşekkür ederim. 

24. haftanın Ağaç Ev Sohbeti'nin konusunu Tante Rosa'dan geldi: Gözünüzü kapatın ve uçan bir balon olduğunuzu hayal edin... Yaşamdaki bazı ağırlıklar zaman zaman balonun yani bizlerin yükselmesini engeller. Peki bu ağırlıklar neler? Uçan bir balon, ama rengarenk olsun. Çünkü günümüz maalesef siyah ve beyaz. Yükselen gökdelenler, arabalar, toprak kirlenmiş durumda. Her şey beyaz ve siyah. Ya da biz böyle görüyoruz. Teknoloji bizi bu duruma mı getirdi? Sizi bilmem ama ben balonda yükseldikçe dünyanın kirli çamaşırlarını görüyorum. Sabahtan akşama kadar çalışan insanlar, egzoz gazıyla zehirlenen çevre... Sadece gürültü var. Ama nasıl bir gürültü. Stres, duygusuzluk ve kaygı. Gelecek kaygısı. İnsanlar ne kadar yüklerinden uzaklaşmakta isteseler yine de kurtulamıyorlar. Onun yerine kendi yaptıkları olumsuz her türlü şeyi görüyorlar. Onlara bakıyorum. Belki hayalleri böyle bir dünya değildi. Fakat ya şimdi? Amaçlarına ulaşabildiler mi? Kesinlikle hayır. Ne kadar balonla uçmak, bazı ağırlıklardan uzaklaşmak isteseler de bu yükten kurtulamıyorlar. Stres almış başını gidiyor. Yeni yeni hastalıklar çıkıyor. İnsanlar ne yapacaklarını bilmiyorlar. Gelecekleri için, özellikle de çocukları için endişeliler. Bu dünya nasıl oldu da bu hale geldi diye kara kara düşünüyorlar. Evet bir yerde hata yaptılar. Bitmeyen hırslar, daha da çok para kazanmanın verdiği olumsuz geri dönüşler dünyayı bir canavar evine dönüştürdü. 

Ben bunu her zaman savunurum. Dünya, ne gök taşıyla ne de uzaylılarla istila edilmeyecek. Dünya kendi kendini yok edecek. Bunu yapanda dünyanın damarlarında yaşayan insanlar. İnsanlar kendi kuyusunu kazmaya böyle devam ederse vay halimize... Geri döndürülemez bir sonla karşı karşıya kalmak pek de uzak gözükmüyor. Sizce?

14 Şubat 2020 Cuma

Babalar ve Oğullar | Turgenyev

Şubat 14, 2020 12
Herkese yeniden merhaba. Klasiklerle devam ediyoruz. Şu sıralar çok sık kitap okuyamasam da birkaç kitabı bitirmeye çalışıyorum. Malum tatil de bitti. Peki siz şu an neler okuyorsunuz? Yorumlar bölümünden görüşlerinizi ve önerilerinizi bizlerle paylaşabilirsiniz.

Klasik Rus Edebiyatı'nın unutulmaz yazarı Ivan Sergeyeviç Turgenyev'den Babalar ve Oğullar bir başyapıttır. Yazar; süslü, derin analizli ve müthiş tespitlerle kitabı öyle güzel yazmış ki okuyup bitirdiğinizde etkisinden çıkamayacaksınız. Düşünce tarzı ve en önemlisi de bunu kitaba aktarabilmesi gerçekten inanılmazdı. Kısacası tek kelimeyle müthiş ve olağanüstü bir eserdi.

Romanın öne çıkan karakteri Bazarov, arkadaşı Arkadiy'e ve onun modern değerlerle yaşamayı seçen babasıyla amcasına öyle sinir bozucu bir biçimde karşı çıkar ki, sergilediği nihilizm Bazarov'un müthiş zekasıyla birleşince genç bozguncunun saldırılara uğraması kaçınılmaz olur. Tıpkı romanın yayımlanmasından sonra yoğun saldırıya uğrayan Turgenyev gibi. İvan Turgenyev, Babalar ve Oğullar'ın yayımlanmasından sonra ülkesini terk etmek zorunda kalmış, yaşamını Avrupa'da sürdürmeye devam etmişti.

Zaten bu bilindik bir son değil mi? İyi yazarlar, bir şeylere dokundurduğu zaman ya ülkelerinden terk edilmesi zorunlu oluyor ya da idam cezasıyla karşı karşıya kalıyorlar. Geçmişteki yaşananlar da geleceğe yön veriyor. Belki ülkesinden ayrılmamış olsaydı daha kim bilir daha ne gibi eserler çıkacaktı? Ülkemizde de bu gibi durumlar var. Örneğin; Sabahattin Ali. Aslında birçok örnek var dünyada...

Zaman bazen kuş gibi uçar bazen de solucan gibi sürünerek geçer; ama insan en çok zamanın ağır mı yoksa çabuk mu geçtiğini fark etmediği vakit kendini iyi hisseder.

Toplumu düzeltin; bütün rahatsızlıklar ortadan kalkar. 

Siz hep okur musunuz? Hiç canınız sıkılmaz mı? Her şeyi biliyorsunuz zaten. Demek ki, her şeyi bilmiyormuşum. Biraz okumayı denesenize.

Her insan incecik bir ipe asılı duruyor, altında ki uçurum her geçen dakika biraz daha açılabilir ama o hâlâ kendi kendine türlü türlü tatsızlıklar çıkarıyor, yaşamını mahvediyor.

Yapacağımız şey ortada ‘bütün eğitim sistemini değiştirmemiz gerekli’. 

Bir resim, bir kitabın onlarca sayfasının anlatacağını bana bir bakışta anlatabilir. 

8 Şubat 2020 Cumartesi

Zorbalıkla Mücadele Et!

Şubat 08, 2020 16
Herkese yeniden merhaba. Farkındalık Kuşağı serisi son hızla devam ediyor. Sizlerden gelen konu önerilerinden birisi olan Zorbalıkla Mücadele ile ilgili paylaşımları, izlenimlerimi paylaşacağım. Eğer konu önerileriniz varsa ve gelecek Farkındalık Kuşağı serisinde konunuzun yer almasını istiyorsanız yorumlar bölümünden bizlerle paylaşabilirsiniz. 

Zorbalık, güç kullanarak, korkutarak, tehdit veya zorlama ile başkaları üzerinde egemenlik empoze etmek olarak tanımlanmaktadır. Zorbalığın bin bir farklı çeşidi olmasına rağmen en fazla çocuklarda yani okul yıllarında yaşanan zorbalıkları görüyoruz. Her ne kadar bu konuyla ilgili konferanslar düzenlense de, konuşmalar yapılsa da maalesef zorbalığı yenemiyoruz.

Dört tür zorbalık vardır; Fiziksel Zorbalık, Sözel Zorbalık, Gizli Zorbalık ve Siber Zorbalık olarak ayrılmaktadır. 

Fiziksel Zorbalık; kişiden kişiye temas içermektedir. Buna örnek olarak tekme atmak, kişinin istemediği davranışlarda bulunmayı sayabiliriz. Sözel Zorbalık; bir insana yönelik kullanılan kelimelerdir. İsim çağrısı, hakaret, alay, korkutma, homofobik veya ırkçı açıklamalar yapma sözlü taciz biçimlerden sadece birkaçıdır. Gizli Zorbalık; bir insanın arkasından yapılan eylemleri ifade etmektedir. Sadece bir kişinin itibarını mahvetmek veya aşağılanmaya neden olmak amacıyla yapılmaktadır. Buna örnek olarak birini kusursuz bir şekilde taklit etmek, bir insanı küçük düşüren davranışlarda bulunmak sadece birkaçıdır. Siber Zorbalık ise; açıkça veya gizlice gerçekleştirilmektedir. Birisini kasten hedeflemek için teknoloji ve sosyal medya, özel web siteleri veya cep telefonları gibi cihazları kullanır. Sosyal medyadaki olumsuz yazılar ve yazılı mesajlaşma yoluyla doğrudan temas, siber zorbalığın en yaygın biçimlerinden ikisidir. 


Zorbalık herkesin başına gelebilir. Öğrencilerin anlamaları için en önemli şey, onların suçu olmadığı ve birileri ya da tanıdıkları birinin kabadayılık içinde olduğunu söylemeleri gerektiğidir. En yaygın zorbalık türü ise sözel zorbalıktır ve öğrencilerin %77'sini etkilemektedir. Zorbalık olmak öğrenciler üzerinde büyük bir etki yaratmakta ve ciddi olumsuz yan etkilere yol açmaktadır. Zorbalık yapılan öğrenciler depresyon ya da diğer ruh sağlığı etkileri, fiziksel sağlık komplikasyonları yaşayabilir ve akademik olarak acı çekebilirler. Duygusal olarak; çekingen davranışlar, agresif ve öfkeli davranışları sayabiliriz. Fiziksel olarak; hasta hissetme ve okula gitmeme istediği, açıklanmayan yaralar, eksik veya hasar görmüş eşya ya da kıyafetleri sayabiliriz. Davranışsal olarak da; okul notlarının düşmesi, sürekli parayı kaybetme ya da çaldırma olayları, kardeşi varsa hedef olmalar gibi bozukluklara yol açmaktadır. 

Zorbalığı uğrayan birisini görürsek oradan kaçmamalıyız. onu durdurmalı ve buna dayanacak güçleri olduğunu bilmeliler. Onlara yakın biri zorbalık altına alındığında, durumu çözmeye yardımcı olmak için atılması gereken birçok adım var. Çünkü zorbalık özellikle de yaşadığımız bu son yıllarda git gide artmaya başladı. Hem teknolojisinin gelişmesi hem de yeni nesillerin yeni alışkanlıkları zorbalığı daha da arttırdı. İşte zorbalıktan etkilenen birine yardım etmenin bazı yolları:

  • Dinle: Zorbalık yapılan kişinin konuşmasına izin ver.
  • Hatırlatma: Zorbalığa uğrayan kişiye, onların hatası olmadığını ve bu davranışı gerçekleştirecek hiçbir şey yapmadıklarını hatırlatın.
  • Bilgilendirin: Tavsiye alın ve tavsiyelerde bulunun, ilerlemenin yolları, hangi adımları atmanız ve mantıklı olmanız gerektiği hakkında konuşun.
  • Birine söyle: Okulu bilgilendirin veya aşırı durumlarda polisi arayın.

Yetişkinlerin patron olduğu, öğrencilerin uslu durmasının beklendiği ve soru sorulmayan otoriter ve hiyerarşik okul ortamları çocuklar arasındaki zorbalıkları arttırır. Yetişkinler böyle bir otorite modeli olması çocuklara karakter ya da bilginin değil, gücün önemli olduğu mesajını verir. Bundan dolayı ailelere de büyük bir görev düşmektedir. Zorba olma, dost ol!



5 Şubat 2020 Çarşamba

Portobello Cadısı | Paulo Coelho

Şubat 05, 2020 12
Herkese yeniden merhaba. Nasıl gidiyor? Neler okuyorsunuz? Yorumlar bölümünden kitap önerilerinizi, görüşlerinizi bizlerle paylaşmayı unutmayın.

Okuduğum en iyi kitaplar sıralamasının ilk beşine giren bir kitabı sizlere paylaşmak isterim. İlk beş çünkü onları asla sıralamaya koyamam. Hepsi birbirinden güzel. Türleri farklı olsa da benim için vazgeçilmezler. Bu eşsiz kitap da gizemli bir kadının öyküsünü anlatıyor. Ama ne gizem! Sizi sarsacak ve bir o kadar da okumayı bırakamayacağınız, bitirseniz bile tekrardan başlayacağınız bir serüvene hazır mısınız?

Onu yakından tanıyan, belki de hiç tanımayan dostlarının ağzından kim olduğumuzdan emin olmasak da, kendimize karşı her zaman içten olma cesaretini nasıl ediniriz? Paulo Coelho, yeni romanı Portobello Cadısı'nda bu sorunun yanıtını arıyor. Portobello Cadısı, Athena adlı gizemli bir kadının öyküsünü, onu çok iyi tanıyan -ya da hiç tanımayan- yakınlarının ağzından anlatılmaktadır. 

Bir gün yirmi dört saatten ve sonsuz sayıda andan oluşur. Her anın farkında olmamız ve ister bir işle uğraşıyor, ister hayatla ilgili derin düşüncelere dalmış olalım, her anı sonuna kadar yaşamamız gerekir.

Öldüğüm zaman beni ayakta gömün, çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti. 

Öğretmen nedir? Söyleyeyim sana: Öğretmen bir şeyler öğreten biri değil, öğrencinin zaten bildiği şeyi keşfedebilmesi için ona esin veren kişidir. 

Başarısız olduğuna inanan herkes her zaman başarısız olacaktır. Farklı davranamayacağına karar veren herkes alışılmış olan tarafından yok edilecektir. Tüm değişiklikleri engellemeye karar veren herkes toza dönüşecektir. Dans etmeyen ve başkalarının da dans etmesini önleyen herkese lanet olsun! 

3 Şubat 2020 Pazartesi

Ağaç Ev Sohbetleri #23

Şubat 03, 2020 10
Herkese yeniden merhaba. 23. haftadayız. Haftalar çok hızlı geçiyor değil mi? Bu haftanın konusunu da ben belirledim. Malum son zamanlar özellikle de Ocak ayı tam olarak lanet bir aydı. Sizce de öyle değil miydi? Görüşlerinizi çok merak ediyorum. Yorumlar bölümünden görüşlerinizi bizlerle paylaşabilirsiniz.

Bu etkinlikte siz de söz sahibi olabilirsiniz. Tartışmak istediğiniz veya herhangi bir konuda farklı görüşleri merak ediyorsanız, katılın derim! Blog sayfanızın içeriği farklı olabilir ama genel ortak bir katılımla farklı görüşleri okumak, tanımadığımız blog arkadaşlarımızı veya yeni katılanları tanımak aracılığıyla bu etkinlikte tanımış olacağız. Bir nevi kalabalıktan kaçıp, bir ağaç evde toplaşıp sohbet etmek. Haftanın sonunda da konuyla ilgili içerik yazan bütün bloggerların linki paylaşmış olacak. Böylece bu etkinlik unutulmayacak. Şimdiden iyi okumalar...

Bu haftanın konusunu ben belirledim: Yaşadığımız özellikle de son yıllardaki Dünya'nın halini nasıl buluyorsunuz? Avustralya'daki yangınlar, dünyanın dört tarafındaki depremler, Çin'deki virüs ve daha fazlası... Sizce BİZ nereye gidiyoruz?

2020'nin ilk ayı. Felaket üstüne felaket haberlerini aldığımız bana göre o lanetli ay. Geride bıraktık fakat gelecek günler nasıl geçecek? Şu an dünya sınanıyor mu? Ya da insanoğlunun artık sonu geldi mi? Bunun gibi sosyal medyada birçok komplo teorileriyle alakalı soruları duymuşsunuzdur. Belki birkaçına katıldınız, hak verdiniz. Birkaçına da bu ne artık demişsinizdir. Gerçekten internet yalan haberler, oynanmış rakamlar, felaketlerle dolu bir ortam haline geldi. Ne zaman Twitter'ı açsam keşfetime çıkanlar felaket haberlerle dolu. Biz galiba komplo teorileri seviyoruz. Değil mi? Bana göre dünya şu son aylarda kişileştirirsek hastalığa yakalandı diyebiliriz. Bir an ateşi çıkıyor, sonra kendini iyi hissediyor, ayaklanıyor fakat yine yatağa düşüyor. Yaramaz bir çocuk gibi. Annesinin sözünü dinlemiyor.

Avustralya'daki yangınlar ve Wuhan'dan çıkan Corona Virüsü'yle alakalı kelime-bul'da yazmış olduğum gönderiye buradan ulaşabilirsiniz. Araştırma yaparken hem yangınlardaki hem de virüsle ilgili ilginç bilgilere de rastladım. Okursanız ve paylaşırsanız çok sevinirim. Hayatıma ve bakış açıma yön veren yazarlardan birisi olan ve kitaplarını yalayıp yuttuğum Dan Brown'un son çıkardığı kitap Başlangıç'da da iki en önemli yani açıklanamayan soruları sormuştu; Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Gerçekten BİZ nereye gidiyoruz? Eğer bu felaketler böyle devam ederse insanoğlu nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalacak? Bu virüs kaç kişiyi daha doğrusu dünyayı saracak mı? Aşısı ne zaman bulunacak ve bu ticarete dökülecek mi? Çoğu bildiğimiz ve geçmişte de gördüğümüz olaylarda şahit olduğumuz şeyler. İlk başta ciddiye alınmayan virüs, sonradan alınan önlemlerle nasıl başa çıkılacak? Aklımızda ister istemez bunun gibi sorular geliyor gelmiyor değil. Okullar da açıldı. Çoğu ülkede de görülmeye ve ölümler yaşanmaya başlandı. Umarım bu felaketler 2020'nin resmi olmaz...


2 Şubat 2020 Pazar

Konuk Değil Baş Belası | Christine Nöstlinger

Şubat 02, 2020 6
Herkese yeniden merhaba. Lanetli Ocak ayını da geride bıraktık. Gerçekten geçmek bilmedi diyebilirim. Peki sizin için nasıl geçti ve neler okudunuz? Yorumlar bölümünden görüşlerinizi bizlerle paylaşabilirsiniz. Arada sırada kısa ve Güneşığı Yayınevleri'nden çıkan kitapları okumayı çok seviyorum. Benim önerim, sıkıldığınız zaman ya da ne okuyacağınıza karar veremediğiniz zaman çocuk kitaplarını daha doğrusu çocuk- genç kitaplarını okumanızı öneririm. Alman yazar Christine Nöstlinger'in en beğendiğim kitaplarından olan Konuk Değil Baş Belası sizleri bekliyor...

13 yaşındaki Ewald'ın ailesi, İngilizce'sini ilerletmesi için, bir İngiliz çocuğu evlerinde konuk etmeye karar verir. Ewald'ın bu işe fena halde canı sıkılır. Ancak, onun ve ailesinin canını asıl sıkacak şey yoldadır. Son anda bacağı kırılan konuk çocuk Tom yerine tuhaf ağabeyi Jasper iner uçaktan. Jasper'la yaşamak Ewald ve ailesi için alışılmadık bir deneyim olur. Davranışlarının nedenini öğrenmekse, herkeste tam bir şok yaratacaktır. Pek çok kitabı dünya çocuk edebiyatının klasikleri arasında sayılan Christine Nöstlinger her şeyin göründüğü gibi olmayabileceğini, karşılıklı hoşgörü ve anlayışın her kapıyı açabileceğini, farklı olanı dışlamamak gerektiğini akılcı bir kurguyla bir kez daha vurguluyor.

Arkadaşlık ve hoşgörü üzerine bir başyapıt!